İnsan neden kendini arar?

Jungcu bir psikanalist, şair ve cantadora -eski öykü derleyicisi- olarak Estes kendi yeraltı dünyamızın yıkıntılarında yapılacak kapsamlı bir “ruhsal arkeolojik” kazıyla parçalanmış ruhun tekrar dönüştürülebileceğini söyler. Ve bizlere “Psikanalitik öğüt mü istiyorsunuz? Gidin kemik toplayın!” der ve şöyle devam eder:”Hepimiz yola çölde bir yerde kaybolmuş bir kemik yığını, kumun altında yatan dağınık bir iskelet olarak başlarız. Bizim işimiz geçmişi yeniden gün yüzüne çıkarmaktır. ” 

Geçmişimizin tamamını gün yüzüne çıkarabilir miyiz bilmiyorum…ama ben her gün kendi yıkıntılarımın arasında dolaşmaya devam ediyorum. Bazen günler, aylarca tek bir kemik bulamasam da devam ediyorum aramaya. Bu yolda bildiğim en iyi yöntem hayatın ta kendisi ve ilişkiler. Bu araştırmayı daha  fazla derinlerde yapabilmek için de yoga zaanatı, meditasyon, öykü zaanatı ve psikoterapi gibi yöntemlerden yararlanıyorum. 


İnsan neden kendini arar?

Başlangıçta bize ait olan bazı parçalarımız ailesel, sosyal ve kültürel sebeplerle kabul görmez ve onaylanmaz. Biz de  uyumlu olabilmek için bilinçaltımızın derinliklerine iteriz onları, sanki o kabul görmemiş özellik neyse bize ait değilmiş gibi yaparız. Kabul edilmek, sevilmek , onaylanmak, uyumlanmak, sorun çıkarmamak için kendimizden vazgeçeriz. Ve bir şekilde yola eksik, azalarak devam ederiz. İçgüdüsel benliğimiz kaybettiğimiz her bir parçayı aramaya cüret etmemiz için bize içerden sürekli ulaklar gönderir, biz çoğunlukla duymayız. Yitirdiğimiz her bir parçamız için farkında bile olmadan içimizin içinden yas tutup, özlemini çekeriz. Kabul görmemiş, onaylanmamış, gerekli özen gösterilmemiş her bir kayıp parçamız, bir gün bilinçaltından bilince doğru çıkmak için bekler durur. Biz kendimizden uzaklaşır, hayatın içinde savrulup dururuz, hiçbir şey yapmadan öylece uyuklar vaziyette yaşamayı sürdürmeye çalışırız. Sonra bir gün bir şey olur, hastalık, kayıp, doğum, göç, kimi zaman bedenin içinden gelen bir ses, okuduğumuz bir cümle, bir şiir, bir öykü, bir rüya, bir kitap, bir film… o kadar derinlikli ve berraktır ki, en azından bir an için, gerçekte ne olduğumuzu anımsamamızı sağlar… İliklerimizde bildiğimiz her bir parçanın izini sürmeye başlarız. Artık ne pahasına olursa olsun, yola çıktığımız yere dönmeye cüret edebiliriz. Zamanı gelmiştir artık, eyleme geçmenin…

Çok sevdiğim Tanel Toom’un “Truth and Justice” filmi aşağıdaki şu satırlarla başlayıp yine aynı satırlarla biter.

“İnsan ne ister?

Bir yere varmak. 

Başlangıçta bir tepede durur. 

Nereye gitmek istediğini görür.

Yola koyulur. Yol boyunca ilerler.

Ormandan geçer.

Nemli çayırlar ve dipsiz bataklıklar arasında debelenip durur. 

Sonra durur ve yönünü yitirdiğini fark eder.

Kaybolan ve nasıl devam edeceğini bilemeyen biri ne yapabilir?

Nasıl başa döner?

Yola çıktığı yere…çünkü aradığı cevap…

En başından beri oradadır…”

Sadece gün yüzüne çıkarılmayı beklemektedir…

*Filmi izlemek isteyenler için: Bana tavsiye eden yakın arkadaşımın dediği gibi, “Biraz ağır bir film, derin bi edebi yanı var, rus klasiği okumak gibi, bu nedenle sakin bir zamanda gerçekten hakkını vererek izlenmesi gereken filmlerden…” 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s