Tanrım bana sadece gerçeği ver!

Pandeminin başladığı günlerdi.

Sınırlar kapatılmış, ben yıldızlar şehri Belgrad’da kalmıştım. Vaktimi  evimde ve evimin çok yakınındaki parkta geçiriyordum.  Sabah gün doğarken uyanıyor, yogamı yaptıktan sonra uzun uzun oturup, dua  ediyordum. 

Her şey eskisi gibi normale dönsün, korana olmayalım, olursak da atlatalım gibi şeyler için değil. Tek bir şey için.

“Tanrım bana sadece gerçeği ver!” diyordum, ne olduğunu bilmediğim gerçeği arıyordum, o gerçekle ne yapacağımı hiç bilmeden…

Ama bir şeyi biliyordum, o da iyiydim hem de çok iyi, zihnim bir o kadar sessiz ve bedenim capcanlıydı. İçimde her şeyin yerli yerinde olduğunu hissediyordum. Olan her şeye dair bir kabulüm vardı, sanki dünya başıma yıkılsa altından kalkabilecek kadar güçlü hissediyordum, belki de bu yüzden gerçeğin peşindeydim. 

Parkta uzun uzun yürüyor, bir bankta oturup ağaçları, gökyüzünü, sincapları izliyordum. İçimden istemsizce yine aynı cümleyi geçiriyordum: “Tanrım bana sadece gerçeği ver!”

Yine uzun uzun oturduğum bir sabah, ruhum aradığım cevabı ansızın bana fısıldadı…

Dondum kaldım bir süre.

Şoku atlattıktan sonra “Peki ben?” dedim, cevap gelmedi. Cevap gelmemesi çok net bir cevaptı…

Gerçeği aramış, bulmuştum, peki şimdi ne yapacaktım?

Bocaladım, ne yapacağımı bilemedim.

Ne yapacağımı bilemediğim için de en kolayını yaptım, kendimle konuşa konuşa bu içsel bilgiyi görmezden geldim, hissetmekten kaçtım, inanmak istemedim. 

Kelimelere inanmayı seçtim, kendime inanmaktan daha kolaydı.

Her gün aynı şeyleri yapmaya devam ettim, hiçbir şey olmamış gibi. Gerçekle ilgili soru sormayı bıraktım.

 Sonra görmezden gelemediğim gerçek kısa sürede içimi çürüttü, kocaman bir yas gelip yüreğimi kapladı.

Şimdi bana;

– En büyük yaran ne? diye sorsanız…

“O sese güvenmemek” derim.

– Aldığın en büyük ders? ne peki deseniz…

“O sese güvenmek ona göre hareket etmek” derim.

– Aylin bu dünyaya niye geldin? deseniz…

Bilin bakalım, neden  derim:)

“ Bir anne, kızına kendi sezgisinin doğruluğuna güven duyma hissinden daha büyük bir kutsama veremez. Sezgiyi akılcı bir temeli olmayan, yanlış sonuçlara götüren bir yetenek olarak tanımlamak yerine, gerçekte ruh sesinin konuşması olarak tanımlamak daha doğrudur. Sezgi, gidilebilecek doğrultular arasında en çok işe yarayanları hisseder. Benliği koruma gücüne sahiptir, altta yatan motifleri ve niyetleri anlar ve psişede en az düzeyde parçalanmaya yol açacak olanları seçer.“ Clarissa Pincola Estes

İnsan neden kendini arar?

Jungcu bir psikanalist, şair ve cantadora -eski öykü derleyicisi- olarak Estes kendi yeraltı dünyamızın yıkıntılarında yapılacak kapsamlı bir “ruhsal arkeolojik” kazıyla parçalanmış ruhun tekrar dönüştürülebileceğini söyler. Ve bizlere “Psikanalitik öğüt mü istiyorsunuz? Gidin kemik toplayın!” der ve şöyle devam eder:”Hepimiz yola çölde bir yerde kaybolmuş bir kemik yığını, kumun altında yatan dağınık bir iskelet olarak başlarız. Bizim işimiz geçmişi yeniden gün yüzüne çıkarmaktır. ” 

Geçmişimizin tamamını gün yüzüne çıkarabilir miyiz bilmiyorum…ama ben her gün kendi yıkıntılarımın arasında dolaşmaya devam ediyorum. Bazen günler, aylarca tek bir kemik bulamasam da devam ediyorum aramaya. Bu yolda bildiğim en iyi yöntem hayatın ta kendisi ve ilişkiler. Bu araştırmayı daha  fazla derinlerde yapabilmek için de yoga zaanatı, meditasyon, öykü zaanatı ve psikoterapi gibi yöntemlerden yararlanıyorum. 


İnsan neden kendini arar?

Başlangıçta bize ait olan bazı parçalarımız ailesel, sosyal ve kültürel sebeplerle kabul görmez ve onaylanmaz. Biz de  uyumlu olabilmek için bilinçaltımızın derinliklerine iteriz onları, sanki o kabul görmemiş özellik neyse bize ait değilmiş gibi yaparız. Kabul edilmek, sevilmek , onaylanmak, uyumlanmak, sorun çıkarmamak için kendimizden vazgeçeriz. Ve bir şekilde yola eksik, azalarak devam ederiz. İçgüdüsel benliğimiz kaybettiğimiz her bir parçayı aramaya cüret etmemiz için bize içerden sürekli ulaklar gönderir, biz çoğunlukla duymayız. Yitirdiğimiz her bir parçamız için farkında bile olmadan içimizin içinden yas tutup, özlemini çekeriz. Kabul görmemiş, onaylanmamış, gerekli özen gösterilmemiş her bir kayıp parçamız, bir gün bilinçaltından bilince doğru çıkmak için bekler durur. Biz kendimizden uzaklaşır, hayatın içinde savrulup dururuz, hiçbir şey yapmadan öylece uyuklar vaziyette yaşamayı sürdürmeye çalışırız. Sonra bir gün bir şey olur, hastalık, kayıp, doğum, göç, kimi zaman bedenin içinden gelen bir ses, okuduğumuz bir cümle, bir şiir, bir öykü, bir rüya, bir kitap, bir film… o kadar derinlikli ve berraktır ki, en azından bir an için, gerçekte ne olduğumuzu anımsamamızı sağlar… İliklerimizde bildiğimiz her bir parçanın izini sürmeye başlarız. Artık ne pahasına olursa olsun, yola çıktığımız yere dönmeye cüret edebiliriz. Zamanı gelmiştir artık, eyleme geçmenin…

Çok sevdiğim Tanel Toom’un “Truth and Justice” filmi aşağıdaki şu satırlarla başlayıp yine aynı satırlarla biter.

“İnsan ne ister?

Bir yere varmak. 

Başlangıçta bir tepede durur. 

Nereye gitmek istediğini görür.

Yola koyulur. Yol boyunca ilerler.

Ormandan geçer.

Nemli çayırlar ve dipsiz bataklıklar arasında debelenip durur. 

Sonra durur ve yönünü yitirdiğini fark eder.

Kaybolan ve nasıl devam edeceğini bilemeyen biri ne yapabilir?

Nasıl başa döner?

Yola çıktığı yere…çünkü aradığı cevap…

En başından beri oradadır…”

Sadece gün yüzüne çıkarılmayı beklemektedir…

*Filmi izlemek isteyenler için: Bana tavsiye eden yakın arkadaşımın dediği gibi, “Biraz ağır bir film, derin bi edebi yanı var, rus klasiği okumak gibi, bu nedenle sakin bir zamanda gerçekten hakkını vererek izlenmesi gereken filmlerden…” 

Kendi Türünü Bulmak

8 Ağustos günü altıyüz otuz yaşındaki bilge sakız ağacının gölgesinde hayatıma eşlik eden iki can dostum ve oğlumla beraber sürpriz doğum günümü kutluyoruz. Ağacın önünde sarılıp, öpüşürken, elimde tuttuğum doğum günü mesajlarını okurken çok duygulandım…İçimden geçenleri yazıyı dökmek zaman aldı tabii, ilham ancak geldi:) Bu yazı da sizin için…

Hayatım boyunca umudumu kaybetmeden umutla kendi türümü aradım. Çoğunlukla ne aradığımın farkında olmadan. Çirkin ördek yavrusu gibi içimde öyle derin bir özlem vardı ki, bu özlemi hiç bir şeyle dindiremedim. Ta ki sizleri bulana kadar hep eksiktim.

Kendi gerçek psişik ailemizi arayıp bulduğumuzda,

Canlılık ve aidiyet hissiyle dolarız

ne keder kalır ne gam

iyileşip serpilip gelişiriz

gülümser varlığımız ışıl ışıl

hiçbir şeyin bulunmadığı yerlere kapılar çizer, bu kapıları açar, oradan yeni yollara ve yeni hayatlara geçeriz

dünyanın ve zalimlerin kahrına direnmesi de devam etmesi de kolaylaşır

sonunda kendimiz olmayı beceririz…

Can dostlarım Selda, Enis, resimde olmayan dostlarım ve oğlum iyi ki varsınız🙏🏻❤️🌞🌙💫

iyi ki doğmuşum!

Yeniden doğmak! Gün geceyi izler, hayat ölümü ölüm yaşamı…

“Kendimiz olmamız diğer pek çok kişi tarafından dışlanmamıza neden olur, buna karşılık başkalarının istediklerine boyun eğmemiz de kendi kendimizden sürgün edilmemize yol açar.”

Hayatımda bilinçli ve bilinç dışı tercihler yaparak herkes gibi hem kendim olmayı hem de kendimdem sürgün edilmeyi deneyimledim. İlkiyle baş edebildim, ikincisi içimi yokedilemez bir yasla çürüttü, günden güne eksildim sonra bir gün ne pahasına olursa olsun, ne kadar zor olursa olsun, ölmesi gerekenlerin ölmesine izin vererek kendi evimin yolunu tuttum.

Sadece kendim olduğum bir hayat yaşamak için kor ateşlerin üzerinde yürüdüm, ıssız ormanlardan geçtim, beni takip eden korkunç sesler, iniltiler, katlanılması zor rüyalar, karabasanlar, kötücül güçler, sınavlar, ödevler peşimi hiç bırakmadı. Ben başkalarının istediklerine boyun eğmemek, kendi adıma içtenlikle konuşmaktan vazgeçmemek ve kendi psişik evimden sürgün edilmemek için dayandım. İçgüdü ve sezgi yoluyla edindiğim derin bilgiyi tekrar ele geçirince kendimin ve başkalarının amaç, fikir, eylem ve sözlerinin “altında ya da arkasında yatan şeyler’i” görebildim. Ruhumun en derin yönlerini öğrendim, öğrendiklerimi elinde tuttum, ruhuma karşı gerçekleştirilen saldırıya karşı haklı öfkemi doğru zamanda doğru şekilde serbest bırakabildim, zamanla kendime şefkat göstermekte azıcık yol katetmeye başladım, kendimi korumayı öğrendim. Bir gün bir uyandım, haklı öfkem artık görevini tamamlamış bana veda bile etmeden gitmişti…Ölmesi gerekenler ölüp giderken çok şükür ruhuma ekledikleri parçalarını da alıp götürmüşlerdi. Bütün zorlu sınavlardan ödevlerden geçmiş, dayanmanın yaşamak anlamına geldiğini öğrenmiş ve kendi evimin yolunu bulmuştum. Nihayet sonunda kalbim hafifledi, rüyalarım huzura kavuştu. Mizah yeteneğim ve yaratıcı hayatım tekrar canlandı, gözlerim yine parlamaya başladı, yeniden sevgiyle gülümsemeye başladım. Oradan bakıldığında değişmemiş gibi görünebilirim, ama içsel olarak hayatı kavrayışımın derinleştiğini, kendi içimde daha önce hiç sahip olmadığım bir kapasiteyi yarattığımı, geçen her gün bir uyanış anıyla yeniden hayat bulduğumu ve artık kesinlikle evcil olmadığımı söyleyebilirim. İşte böyle, Vahşi Kadın’la yeterince zaman geçirip el yapımı yeni hayatıma geri döndüm ve bunun uğrana ödemem gereken tüm bedelleri de ödedim. Bir kadın ruhun dayanıklılığının test edildiği bu zorlu sınavdan her yedi yılda bir geçermiş. Genelde bir tanesi çok çetin olurmuş, geri kalanları daha çok bir hatıra kabilinden yaşanır ya da kadın açısından yenileyici özellikte olurmuş.Umarım hayatımın en zorlu sınavını vermiş bu döngüyü geçip büyük ölçüde erginlenmemi tamamlamışımdır.

*Tırnak içindekiler Clarissa Pincola Estes’den alıntıdır.

“Ya ruhun ölümü ya yaşam dedi?” Seç birini…

“Bir Saguaro (çölde yaşayan güzel bir kaktüs) delik deşik edilebilir, oyulabilir, devrilebilir, ezilebilir ama yine de yaşar, yine de hayat veren suyu depolar, yine de yabanıl bir biçimde büyüyüp zamanla kendini onarır.”

Sezgilerimi dinlemeyi ihmal etmiştim. Öyle cansız, ışıksız bir hayatım vardı ki hayatımdaki “hiperanormallik” hallerini hissediyor, dile getiriyordum, ama bir türlü eyleme geçemiyordum. Esrarengiz iç görü yeteneğimi, içsel duyumumu, içsel bilişimi -adına ne derseniz deyin- kaybetmiştim belki zarar görmüştü demek daha doğru olabilir. Yaşadıklarıma şimdi uzaktan bakınca, ruhumu yok eden trenin içinden atlayıp kendimi kurtarmak yerine, sırf insan gibi veda edebilmek uğruna atılmayı/itilmeyi beklemişim. Daha fenası öyle bir uyuklama halindeymişim ki trenin hızının bile farkına varmamışım. Hayatın kendi planı bana bir sürü ulak/haberci göndermiş uyuduğum derin uykudan beni uyandıramamış, ben karşılaşmaktan korktuğum gerçeklerden hep kaçmışım. Ve sonunda beni koruyup gözeten hayat çaresiz acının ve korkunun en ham halini alıp yüreğimin tam içine koydu ve beni okyanusta çok büyük bir dalganın içine bıraktı. Ya ruhun ölümü ya yaşam dedi? Seç birini…Dış sesler “ilkini seç, ilkini seç” diye bağırırken, ben ruhum ölmesin diye can haliyle o büyük dalganın içine daldım, akıntıya kapıldım, kıyıya çıkabilmek için soluksuz bir şekilde defalarca suyun içine battım, döndüm durdum, taklalar attım, yaşam savaşı verdim. Suyun karanlık dibinde -kendi psişik çölümün uçsuz bucaksız sessizliğinde- sadece bi an ruhunun ölümüne bu kadar yaklaşmış olanların bilebileceği, hissedeceği hakikat güneş gibi içime doğdu, her bir hücremle gerçeği kucakladım, şükürle minnetle kabul ettim.

Karanlık suya daldığım, sonrasında ne olacağını bilmemeye katlandığım bu uzun süre boyunca tıpkı bir saguaro gibi hareket ettiğimde zedelenmiş içgüdülerim iyileşmeye başladı. Mesele sadece içgüdüsel güçlerine sahip çıkmak, eyleme geçmek ve sonrasında ne olacağını bilmemeye katlanmakmış. Hayatımdaki çoğu şeyin göründüğü gibi olmadığını anladım. İçimdeki yaşlı bilge kadın okyanosun derin karanlığında meselenin tam olarak ne olduğunu, kıyıya varmam için tam olarak sola mı yoksa sağa mı gitmem gerektiğini, ne zaman duracağımı, ne zaman ilerleyeceğimi biliyordu. Bu sefer sadece onu dinledim, dış sesleri susturdum. Ruhum tehdit altındayken olgulardan gerçeği söküp almak için çabaladım. Sonunda kendime uydurduğum masaldan fantezilerden çıkıp dünyevi gerçekliğe gelebildim. Tek başına olma görevini dibine kadar üstlendim, bana destek olmayan değer ve tutumlarımın ölmesine izin verdim, hayatımdaki tehlike, entrika ve politikaların hepsinin farkına vardım ve uyanık olmakla ilgili kendi bilincimi geliştirdim. Hayat/Ölüm/Hayat doğasını yöneten güce teslim oldum. Ölümün hem hayat verici hem de bütün gözyaşlarımın ve kahkahalarımın nedeni olduğunu idrak ettim, her gün yeni bir uyanışla yeni bir ölümle yeni bir doğumla dans ettim, ben dans ettikçe beslendim yeniden canlandım, psişemin daima şirin ve fazla iyi annesinin elini gevşetip bıraktım, bana hayatı, öğrenmem gereken dersleri öğretecek bilge annenin elini sıkıca kavradım. “İyi olmanın, şirin olmanın, nazik olmanın, hayatın şakımasını sağlamayacağını” keşfettim. Kim olduğuma dair öğretilenlerln ölmesine izin verip, gerçek ham kişiliğimin gelişmesine izin verdim. Her durumda kendim gibi davranarak, ne pahasına olursa olsun, kendimi ifade etmeyi öğrenerek(bu hiç bitmeyecek bir süreç!) safdillikten, ruhu yaralayan aşırı hoşgörüden, çok iyi olma/, her konuda uzlaşmaya çalışma/nazik kibar olma halinden-bunlar benim ölçüyü kaçırdığım haller-, anormal olanı normalleştirmeye çalışmaktan, ne zaman yeter demek gerektiğini bilmeme gibi aşırı evcilleşmiş hallerden uzaklaştım. Renkli kalemlerimi alıp sınırlarımı bu sefer herkesin görebileceği -en önemlisi benim görebileceğim-kalınlıkta ve netlikte çizdim , zayıf ve fazla şirin uyumlu safdil Aylin’in ölüp gitmesine izin verince, çok daha güçlü ve akıllı hale geldim ve korkularım da kaybolup gitti…

*Tırnak içindekiler Clarissa Pincola Estes’den alıntıdır.

Hayat/Ölüm/Hayat Döngüsü

Kendimi yeniden doğurduğum bu diriliş sürecinde hayat bana ihtiyaç duyduğum tüm ölümleri tek tek verdi ve hakikati kendi yöntemleriyle bir bir gösterdi, ben de ne kadar zor olsa da bir çok ölüm adlı yolcuya yürekten “hoşgeldin!” dedim, gözyaşlarımla ve kahkahalarımla onlarla dans ettim, ateşin başında tüm ölülerime veda ettim.

Alt dünyaya psişik topraklara doğru yola çıkmak…

Her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu tüm hücrelerimde hissederken, La Loba, “alt dünyaya gidip değerli hediyeleri arayıp bulmamı sonra onları üst dünyaya getirmemi” söyledi. Uyanmamı, yok edicinin buyruklarına, tehditlerine kulak asmamamı, her türlü tuhaflığı -ister sevimli ister sevimsiz olsun- görmezden gelmememi, onları hoşa gider hale getirmememi, sezgilerimi dinlememi, korkularımı salmamı, hiçbir şeyi sansürlemeden her şeyin ortaya çıkmasına izin vermemi, harekete geçmemi, tehlikeli canlılar karşısında “nazik olma” halini bırakmamı…salık verdi. Yola koyuldum. Ne kadar kalacağımı bilmediğim, bilinmeyen psişik topraklarıma indim. sabırla cesaretle aşağıya doğru devam ettim, görüp görebileceğim en korkunç tuzaklarla karşılaştım, La Loba’nın yardımıyla kurtulmayı başardım, yaralandım, La Loba yaralarıma gelecek en iyi ilacı bana işaret etti, iyileştim ve yola devam ettim. En dipe vardığımda bir sürü kapalı kapıyla karşılaştım, La Loba kapıların anahtarlarını elime tutuşturdu, korkunç sır odalarının yasak kapılarını tek tek açtım ve ürkerek de olsa orada bulduklarımı yukarı çıkardım, başa çıkabileceğimden çok daha fazlasını çektiğimden habersizdim…Hazineleri, sırları, tuzakları, kapıları, anahtarları görmezden gelmemeyi başardığımda bütün güçlerim tek tek sınandı, kalbim sınandı ve en sonunda gerçek yaralarımla yüzleştiğimde, neyin önemli olduğunu anımsatan içgörüyü kazandığımda kendi psişemin yok edicisinden ve üst dünyanın yok edicilerinden kurtulmayı başardım. Orada çölde psişik topraklarımda, safdillikten kurtulana kadar, sınırlarımı çizip onu korumayı öğrenene kadar, hayatımın derinlerinde gerçekleşen sarsıcı katliamla karşılaşana, bunlardan kaçmayacak ve yüzleşecek gücü buluna kadar, neyin yanlış/ neyin doğru olduğunu görecek kadar, yok edicilerin neden orada olduğunu idrak edene kadar ve onları denetim altına alana kadar, gördüklerimi görmemiş gibi yokmuş gibi yapmayı kesene kadar, savunmaya dönük yarı doğrulardan vazgeçene kadar, düşlerimin, umutlarımın ölmesine izin verene kadar, en derin arzu, ilgi ve özlemlerimle yeniden karşılaşana kadar, gerçek yasımı görene kadar, güçlenip tekrar can kazanana kadar, fantaziler kurmak yerine tüm kaynaklarımla harekete geçecek gücü bulana kadar, umudumu tekrar canlandırana kadar, uzun zamandır geciken tüm sonları görecek ve yeni başlangıçlar için yüreğimde tekrar özlem duyana kadar, anlayış ve iç görümün kavrayışı berraklaşıp yaşadıklarımın idrakı gelene kadar, yaratıcı hayatım tekrar canlanıp yüzümü güneşe dönene kadar, eski benin ölmesine izin verecek kadar ve geriye kalan küllerimden kemiklerimden yeniden bambaşka bir ben doğuranana kadar kaldım.

Vahşi Kadının Dirilişi…

“Bir çiçeğin ister yarısı, ister dörtte üçü, isterse tamamı açmış olsun, çiçek açıyor” deriz…

Vahşi Kadının Dirilişi…

9 ay boyunca kendi yeraltı dünyamda ruhsal arkeolojik kazı yaptım. Her gün çölümü elekten geçirdim, gece gündüz demeden didik didik ellerimle tırnaklarımla kazıyarak parçalanmış kemiklerimi aradım , topladığım tüm kemiklerle yeniden iskeletimi bir araya getirdim, hemen yanında bir ateş yaktım, uzun uzun oturdum yanında, bekledim, dua ettim, bana tekrar can verecek öykülerle yıkandım, dans ettim, ağladım, zamanı geldiğini hissettiğimde kendi özgün şarkımı söylemeye başladım. Ben şarkımı söyledikçe kemiklerim ete bürünmeye başladı, et deriyle kaplandı, tekrar soluk alıp vermeye başladı, gözleri açıldı, neşeyle özgürce ormana doğru dans ederek koşmaya başladı, sonra biran duraksadı dönüp La Loba’ya -hayatımın bir yerinde yaptığım kötü pazarlığın/seçimin yol açtığı yaraları sarmam için bana şifa bohçalarını taşıyan içimdeki yaşlı bilge Kurt Kadın’a – gülümsedi sonra gözlerden kayboldu…

Bana bu tekrar diriliş sürecinde hayatın örgüsüne anlayış getirmeme rehber olan, on yıllarca yıl göz nuru döktüğü öyküleriyle yaralarıma ilaç olan, yolumu aydınlatan, ayak izimi bırakmam konusunda beni cesaretlendiren, ilham aldığım Clarissa Pincola Estes’e minnettarım…

*Tırnak içindekiler Clarissa Pincola Estes’den alıntıdır.🙏🏻

Ergenlik Hikayelerim 2

Bir gün arkadaşlarımla yine mahallede oynuyorum, Nalan ablam yüzü asık bir şekilde yanıma geldi, “Hemen eve gel!” dedi. Yok der gibi omuz silktim, elimi sıkıp “hadi” dedi. Eve gittiğimde çekirdeklenmiş memelerimin belli olduğunu, böyle dışarda koşturmaya utanmadığımı sordu. O ana kadar memelerimin olduğunun bile farkında değildim. Kendini çok kötü hissettiğimi hatırlıyorum. Akşam Mehveş ablam işten geldiğinde ağlayarak ona anlattım, “Üzülme yarın iş çıkışıma gelirsin sana sütyen alırız” dedi. “Bir değil, iki sütyen” aldı bana. Ben de o günden sonra hep iki sütyeni üst üste giydim.

 

Bir keresinde 7 taş oynarken topu yakalamak için koşarken yerdeki ızgaralardan biri çıkmış, koşarken bacağım içine geçti yere çakıldım. Bacağımdan ılık ılık bir şey akıyordu, “Acaba korkudan çişimi mi yapıyordum? Kısa bir süre sonra anlaşıldı. Yapmıyormuşum. Rahşan ablam koşup beni kucağına aldığı gibi annemin gazabından korktuğu için önce arkadaşı Zümrüt ablaların evine götürdü. Çünkü ne zaman başıma bir şey gelse hep ablamın suçluydu. Yeterince benimle göz kulak olmuyordu. -Oysa ben öyle hareketli, yerinde duramayan bir çocuktum ki onun hiç ama hiç suçu yoktu.- Neyse işte Zümrüt ablaların evinde tuvaletteyim, bacağımdan kanlar boşalıyor, ben akan kanı izliyorum. Zümrüt abla ablama kısık bir sesle ama benim duyabileceğim “Acaba kızlık zarı gitmiş midir?” diye sorduğunda onlara dönüp “Ben şimdi erkek mi oldum?” demiştim. Tüm ergenliğim boyunca o günün esrarını hep merak ettim.:)

 

“Sarı saçlarından sen suçlusun!” gülüşmeler, gülüşmeler…”Yeter, kesin artık, bak bir daha söylersen hocaya söylerim!” “Sarı saçlarından…” Bal gibi biliyor hocaya söylemeyeceğimi, tehditler işe yaramıyor. Utanıyorum, “lütfen artık söyleme” demiyorum da, savuruyorum tehditleri, “bir daha söylersen konuşmam Burak”…(Böyle bir goy goy dönüyor, o zaman bunun adı goy goy değildi, şimdilerde böyle deniyor.) Benim dışımda herkes memnun, gülüyor, ben niye bu kadar kızıyorum ki? Bende mi bir anormallik var? Aslında komikti ilk söylediğinde, gülmüştüm de, ama uzattı işte. Bir şeyi uzatınca tadı kaçıyor, yani uğraşanın değil de uğraşılanın tadı kaçıyor. Burak’ın bana yaptığı sinir bozucu komikliklerin alasını başkalarına yaptığımı düşünüyorum, onun gibi sakız gibi uzattıkça uzattığımı, karşımdaki kızdıkça daha çok yapasım geldiğini düşünüyorum. Ben de kızdırmaya ve komikliklere bayılıyorum. “Acaba benimle bu kadar uğraştıkları için mi ben de böyle manyak oldum! Kendi içinde bu kadar tutarsızlık olur!” Ama kaçış yok tabii. Arkamda Burak’ın nefesini boynumda hissediyorum. Değişik tonlamalarda ” Sarı saçlarından sen suçlusun, sarı sarı sen suçlusun, ahh sarı saçların, sarı saçlarından sen suçlusun” demeye devam ediyor. Arkama dönüyorum tam bir tehdit daha savuracağım, tutamayıp gülüyorum, sinirlerim bozuldu iyice. “Gidip kazıtacağım şu saçlarımı göreceksiniz!” O an Özgür’ün bu olayı böyle ciddiye almamı uzaktan ne kadar sıkıcı bulduğunu düşünüyorum. Burak benden hoşlanıyor, ben Özgür’ü seviyorum, Özgür de Arzu’yu. Bu bile sinir bozucu ve komik. Zil çalıyor, ben bir hışımla kalkıp sınıfın kapısından çıkarken, arkamdan Burak “Tamam söz bir daha söylemeyeceğim!” diye bağırıyor. Hep aynı söz, bir daha yapmayacağım. Çok inandım. Evde okulda sürekli aynı şey, insanların eğlencesi ve komiklik malzemesi olmaktan bıktım! Sayenizde özgüvenim yerlerde!

 

Hayatımda ilk kez bir arkadaşımla tatile gidiyorum. Gizem’in annesi var ama olsun. Annemden izin alabilmek için göbeğim çatlamış. Lise birinci sınıfın şubat tatili, Alanya’ya gidiyoruz. Gizem’in annesinin tuttuğu yazlık eve. Gizem ve Neslihan en yakın okul arkadaşlarım. Neslihan gelmiyor. Gizem’le günlerce plan yapıyoruz, unutulmaz bir tatil olacak, kararlıyız. Şubat ayında şimdi bile havanın sıcaklığını hatırlıyorum, 13, 14 dereceydi, her gün takip ediyorduk, Gizem’le denize giriyorduk, bikinilerimizi çıkarıp yüzüyor, sonra en hızlı giyme yarışması yapıyor ve eğleniyoruz. Bir gün annesinin bir akrabası tanıdığı ziyarete geliyor, yarın sizi daha güzel bir denize götüreyim diyor. Peki diyoruz, yarın olduğunda adam motorsikletiyle çıka geliyor. Gizem adamın arkasına oturuyor, Gizem’in arkasına ben, yola koyuluyoruz. Hava yine buz, ama bizim içimiz yanıyor:) Adam yolda giderken elini Gizem’in bacağına atıyor, “Üşümüyorsun değil mi?” diyor, Gizem bana dönüyor, birbirimize baktıktan sonra adamın kocaman eline bakıyoruz. Adam elini çekiyor. Biz denize giriyoruz, o soğukta saatlerce denizden çıkmıyoruz, denizde ben adamın taklidini yapıyorum sürekli, gülmekten kırılıyoruz. Zavallı adamı sapık ilan ediyoruz. Dönüş yolunda elimi Gizem’in bacağına götürüp şakalarıma devam ediyorum çaktırmadan. Hey gidi Gizem, ne çok anı biriktirdik:)

Şimdilik bu kadar belki devamı gelir:)

Ergenlik Hikayelerim 1

Bir önceki yazımda Rüzgar’la birbirimize uzun süreler maruz kaldığımız için çok anlamsız sebeplerden daha sık çatışmaya başladığımızdan bahsetmiştim. Bu yüzden Rüzgar’ın şu an yaşadıklarını daha iyi anlayabilmek için kendi ergenliğimi düşünmeye başladım.

 Düşündükçe de bir sürü hikaye tekrar canlandı. İçimde hala bir parça o ergen kız var biliyorum. Hikayeler canlanınca, taa o zamanlar hayatı ciddiye almaya başladığımı fark ettim. Şimdi elimde bir fırsat olsa ve ergenliğime dönebilsem, o küçük kızın kulağına bir şey fısıldayacak olsam, şöyle derdim: “Hayatı ve insanları haddinden fazla önemseme, ciddiye alma, bu sözü de hep kendine hatırlatmanın bir yolunu bul!”

 Çünkü insanların, özellikle de çok sevdiğimiz insanların zehirli oklarından hayatın hiçbir döneminde kaçış yoktur. Bu oklar bir kez isabet ettiğinde acısı virüs gibi kanımızı zehirlemeye başlar. Sizinle uğraşmak ve kızdırmak için ne söyleyeceklerini çok iyi bilirler, bu konuda ustadırlar, daha kötüsü sizi de bir süre sonra bu konuda usta yapacaklardır. Bir de evin en küçüğü olunca işiniz daha zordur. Ben kendi kendimi yıllarca zımpara kağıdıyla törpüleye törpüleye bir nebze bu izlerden -bu kötü şakalardan- özgürleştirmiş olsam da özgüveni zedelenmiş bir parçamın olduğunu biliyorum. Bunların beni güçlendirmek için de olduğunu idrak etsem de “Bu iş çok zor Yonca!” şarkısını söylemekten kendimi alamıyorum. 🙂 Ayrıca o zamanlar insanların gözüne çarpacak başka özellikleriniz de vardı. Ama görmediler işte:)

 Okuması eğlenceli bir yazıyla sizi baş başa bırakıyorum. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.

Rahşan’la -benden bir büyük ablam- evde dans ediyoruz, annem ve ablamlar koltukta oturmuş bizi izliyorlar. Pardon beni değil Rahşan’ı izliyorlar. Mehveş ablam Rahşan’ı izlerken arada bana bakıp dişlerini tavşan yapıyor, gülüyor, sonra Rahşan’ı hayranlıkla izlemeye devam ediyor. Çok iyi hatırlıyorum beni de izlesinler diye kendimi yerden yere atıyorum. Daha önce Rahşan’la çalıştığımız zor hareketleri bile yapıyorum, yok, bana bakan yok.  Annem “Yoruldun Aylin sen otur artık!” diyor bir gözü Rahşan’da. Hayran hayran bakıyor biricik kızına. Doğuştan dansta yetenekli ablam kadar güzel oynayamadığımın o zamanlar da farkındayım. Çünkü en büyük hayranı benim. Ama benim de bir çabam var işte, ben de en az onun kadar dans etmeyi seviyorum. Bizim evde çabanın bir kıymeti hiç olmadı, doğuştan yeteneklerin kıymeti vardı. Çaba ve çalışkanlık ne takdir edilir, ne de önemsenirdi. Bir şey doğuştan varsa vardır ve sadece o kıymetlidir.

 Duvarın üstünde oturuyorum. İtibar geliyor, bir şeyler olmuş, yüzünden belli, tadı yok. “Ne oldu?” diyorum, “Boşver” diyor, “Hadi söyle” diye ısrar ediyorum, “Okulda bir şey mi oldu?” diye soruyorum. İtibar benim çok sevdiğim mahalle arkadaşım. O zamanlar arkadaşlarım okul ve mahalle olarak ikiye ayrılıyor.  “Okulda bacaklarımla dalga geçtiler” diyor. Onun bacaklarına bakıyorum sonra da kendi bacaklarıma. “Benimkiler de senin gibi sıska ve yamuk” diyorum, o da “seninkiler biraz daha benimkilerden kalın” diyor. Yüzüne bakıyorum, çok üzgün gözüküyor, susuyoruz bir süre, “benim aklıma bir şey geldi, hadi bize gidelim” diyorum. Eve giriyoruz, neyse ki annem yok. Bulduğum en mantıksız çözümü söylüyorum. “Bacaklarımızı içeriye doğru bantlayıp üzerine de iki tane külotlu çorap giyeceğiz.” İtibar akıllı kız, dersleri filan gayet iyi, benim bulduğum bu saçma çözümü üzgün olduğundan mı yoksa çaresizlikten mi saçma bulmuyor ve deneyelim diyor bilmiyorum. Kalın yünlü külotlu çorapları, bandı ve makası alıyoruz. Kaval kemiğimizi sıkıştırıp içe doğru bantlıyoruz bacaklarımızı, bant bitiyor, ama pek bir şey değişmiyor, üst üste külotlu çorapları da giyiyoruz. Ayağa kalkıp birbirimize bakıyoruz. Hala iki çırpı bacak! İkimizde bacaklarımıza bakıp gülmeye başlıyoruz, neyse ki kangren olmadan bantları çıkarıyoruz ama işte o bantları çözmeye çalışırken öyle gülüyoruz ki şapşallığımıza dert ettiğimiz çırpı bacaklarımızı unutuyoruz. Ben arada hala çırpı bacaklarıma baktığımda hep aklıma İtibar ve bu anımız geliyor. Küçüklüğümüze selam yolluyorum. Bu satırları yazarken “İtibar acaba bir gün bu yazıyı okuycak mı?” diye içimi bir heyecan kaplıyor. Okursan yaz olur mu bana, yine çocukluğumuzda olduğu gibi çırpı bacaklarımıza bakıp kocaman kocaman gülelim.

 “Kesin şu dişlerimi!” diye ağlıyorum, “Olmaz, kesemeyiz, kesersek bembeyaz dişlerin kararır” diyorlar, “Kararsın, herkes tavşan, dişlek diye dalga geçiyor.” diyorum. Ne desem, ne kadar gözyaşı döksem boş. Bu sefer de “hayır” cevabını veriyorlar. Üzgünüm ama pes etmiyorum, çünkü inatçıyım, kararlıyım ve bir ergenim.:) Bir doktoru mutlaka ikna edeceğim –Gerçekten ne kadar zor bir ergenmişim şimdi karmamı yaşıyorum sanki :)- Bu diş meselesiyle kafayı bozduğum ergenliğimde annemle gitmediğimiz diş doktoru kalmıyor. Hepsi aynı şeyi tekrarlıyorlar. Bu tavşan dişleri artık modaymış; buz rengi levi’s 501’in moda olması gibi, herkes özellikle ön dişlerini büyütüyormuş, bana ünlü bir mankenin resmini gösteriyorlar. İsmini şimdi bile hatırlıyorum: Claudia Schiffer, dişlerimiz hiç benzemiyor, benimkiler kocaman. Okulda, evde, mahallede  gel tavşan, git tavşan deyip, bir de alt dudaklarını üst dişlerinin arkasına getirip dudaklarını ısırıp sözde beni taklit ediyorlar. Dediğim gibi bu sözlere ergenliğime kadar aldırış etmiyordum, dışardan nasıl göründüğümün hiç bir önemi yoktu. Sonra değiştim, nasıl olduğunu ben bile anlamadım. Çok hızlı oldu. Sadece dişlerini fırçalarken aynaya bakan ben gittim, yerine başka biri geldi. Yüzümdeki sivilceler ve tavşan dişlerim en büyük derdim oldu. Belgrad’a taşınırken, resimleri düzenliyorum, otuzlu yaşlara kadar dişlerimi hep gizlemeye çalışmışım, gülmemişim, hatta resimlerin çoğunda bu yüzden asık suratlıyım, halbuki biliyorum o anlarda çok mutluydum. Hatta bir kısmında tam gülümseyecekken herhalde son anda hatırlayıp dişlerim gözükmesin diye zorla dudaklarımı kapatmaya çalışmışım, daha kötü çıkmışım.   

Hikayelerin devamı bir sonraki yazımda:)

Hobit bir evim olsun isterken hobit bir bahçem oldu.

Burada sonbaharın tüm güzelliğiyle sürdüğü güzel günler yaşıyoruz. Bir süredir bana en çok sorulan soruyla ilgili bir yazı yazmak istedim. “Aylin Belgrad’a alışabildin mi? Rüzgar alıştı mı?”. Tahmin ettiğimizden daha kısa sürede alıştık yeni yuvamıza, yani Senjak’taki evimize yaşantımıza. Rüzgar arkadaşlarına, okuluna, takımına, koçlarına da alıştı, sevdi. Arada “Seneye dönerim ben.” dese de bence şimdilik gayet iyi gidiyor. Hep soruluyor okuluyla ilgili sorular, biraz bahsedeyim. Okulu Avrupa’nın ilk International Basketbol okulu, okulda öğrenciler Sırp ağırlıklı da olsa, Rüzgar’ın sınıfı Bosna Hersek, Macaristan, Fransa gibi diğer ülkelerden gelmiş öğrencilerden oluşuyor. Yarım gün derslerini ingilizce olarak görüyor, öğlen ve akşam yani günde iki kez basketbol antrenmanları oluyor. Rüzgar ayrıca haftanın belirli günlerinde Red Star takımının antrenmanlarına da katılıyor. Okulu şehir dışında olduğu ve bizdeki gibi servis olmadığı için Rüzgar’ın servis şoförlüğünü ben yapıyorum. Sabahları okuluna götürüyorum, öğlen antrenmanı bitince de kendisi eve geliyor. Akşam antrenmanları geç saatte olduğu için yine birlikte gidiyoruz, antrenmandan çıkana kadar da arabada bekliyorum. Rüzgar okuldayken ben neler yapıyorum. Sabahları erken kalkıyorum, yogamı yapıyorum. Rüzgarı okula götürüyorum, dönüşte evimizin yakınındaki parkta biraz yürüyorum, evin eksiklerini alıp eve dönüyorum. Hiç doymayan ve nerdeyse saatte bir acıkan bir ergene yemek yapıyorum. Burada herkes gibi ben de her şeyi kendim yaptığım için evle ve bahçeyle ilgili günlük rutin işlerim oluyor. Onun dışında kalan zamanında okuyorum ve ingilizce çalışıyorum. Film, belgesel izliyorum. Burada henüz yoga dersi vermiyorum, ama kalırsak önümüzdeki seneye vermeyi çok istiyorum.

 Evimizin olduğu bölge olan Senjak’a özellikle çok alıştım. Buranın sakin, dingin, doğayla iç içe hayatı benim bünyemle çok uyumlu. Ben büyük şehir insanı değilim. İstanbul’da da küçük bir alanda yani çoğunlukla evimde yaşıyordum.  Senjak hem merkeze yakın hem de izole bir noktada. Ada bölgesine çok yakın -bilenler için söylüyorum- her yer yemyeşil parklarla çevrili, şimdilerde yerler sarının tonlarında yapraklarla dolu, genelde tek ya çift katlı eski evlerin olduğu, elçiliklerin bulunduğu ve yabancıların oturmayı tercih ettiği bir yer. İnsanlar güler yüzlü, yardımcı ve kibarlar. Çevrede ışıklandırma az olduğu için pencereden geceleri yıldızlar, ay mükemmel görünüyor, tertemiz bir havası var, kuş sesleriyle uyanıyoruz. İşte tam da hayalimdeki gibi diyebileceğim bir yer. Evimizin küçük bir bahçesi bile var, Selda’nın benzetmesiyle Hobit bir bahçe. Hobit bir evim olsun isterken hobit bir bahçem oldu. Her hafta düzenli bahçenin yapraklarını temizliyorum, başlarda böceklerle ve sineklerle biraz başım dertteydi ama artık o kadar olsun. Evimiz küçük bir oda ve mutfağının da içinde olduğu bir salon, giyinme odasını da içine alan bir banyodan oluşuyor, salon bahçeye açılıyor, yüksek tavanlı, evin içi dışardan görünmediği için perdesiz bir evde yaşıyoruz, hep böyle yaşamayı istiyordum o da oldu. Yanımızda inşaat olmasa hiç insan sesi duymayacağız diyebilirim, arada gündüz işçilerin konuşmaları duyuluyor o kadar. Yoga yaptığım yer yani salon işte bu güzel hobit bahçesine bakıyor, arada kediler kuşlar geliyor beni yoga yaparken izliyorlar. Hayatımda ilk kez belki bu kadar doyasıya, gerçekten hakkını vererek bir sonbahar yaşıyorum. Yoga çalışmamı bitirdikten sonra bahçeye açılan kapımın önünde bir süre yerde oturup etrafı izliyorum. Önümüzde daha bir sürü zaman var deyip, yeni yerler keşfetmekle de ilgilenmiyorum yeni evimin tadını çıkarıyorum. İlk kez bahçeli bir evim oluyor. Şimdilik sadece Senjak bölgesini tanımak ve keşfetmek bana yetiyor, dışarı çıktığımda da buraya yakın parklarda sokaklarda dolaşıyorum arada Rüzgar’ın Kızıl yıldız antrenmanından çıkmasını beklerken adaya gidip nehrin kenarında yürüyorum, oturuyorum. Çalışırken hayalini kurduğum hayatı yaşıyorum diyebilirim, çok istemiştim oldu gerçekten. Şubat ayında iki sene olacak işi bırakalı, özellikle hani tam evde battaniyenin altında olup film izlemelik dediğimiz havalarda bunu artık yapabildiğim ve bu anları kaçırmadığım için özellikle bu günlerde daha bir minnet dolu oluyorum.

 Hayat hep böyle hep güllük gülistanlık değil tabii, bir yeni yetmeyle aynı evi ve hayatı paylaşmak bazen çok zor olabiliyor. Birbirimize bu kadar maruz kaldığımız için de çok sık çatışıyoruz hem de çok anlamsız sebeplerden. İşte böyle bir zamanda okumaya başladığım bir kitap ruhuma çok iyi geldi. Buradan Selda’ya tekrar teşekkür ederim, kitabı okumak için bu kadar güzel bir zamanlama olamazdı. Bir yandan okuyup bir yandan kendi kendime gülüyorum. Kitabın yazarı Erlend Loe -kitabın adı da Doppler-, ergenlikle ilgili şöyle diyor: “Düşünülebilecek en mantıksız şeyi ele alın, onu aklınıza gelen en büyük sayıyla çarpın, buyrun size yeni yetme” diyor. Bazen benim de içimden bir ergen çıkıyor. İşte o zaman iki ergen birbirimize nasıl tahammül edeceğimizi bilemiyoruz. Rüzgar’a karşı daha sabırlı şevkatli olabilmek için kendi ergenliğimi çok sık düşünüyorum. Sırt çantamı alıp, aynı okuduğum kitaptaki Doppler gibi ormana kaçmamak için bazen kendimi çok zor tutuyorum. Bunu yapmak istiyorum ama yapamıyorum. Kendim yapamasam da buradan çocuğunu bırakıp giden anneleri anladığımı söylemek istiyorum.:) Daha fazla uzatmadan hem içimizdeki yeni yetmeyle hem de varsa hayatımızdaki yeni yetmelerle uğraşacak güç ve sabır dileyerek yazımı tamamlayayım.

Belgrad’dan sevgimle.