Yaşamak ne güzel şey, değil mi?

Kadın Meryl Streep’in Kramer vs. Kramer filmindeki haline çok benziyor. Pürüzsüz teni, saçları, elmacık kemikleri, gülümsemesi, dudakları…Adam kadına bakıyor, kadın adama. Ben de çaktırmadan kadın ve adamı izliyorum. Neyse ki güneş gözlüklerim gözümde. Adamın yüzünü görmüyorum, merak da etmiyorum. Sabahın erken saatleri…Ben her sabah olduğu gibi Rüzgar’ı okula bırakmış, parkta yürüyüş yapmışım. Havayı güzel görünce de eve dönmek yerine hemen evimizin yakınındaki kahve dükkanında biraz oturmaya karar veriyorum. Burada, Belgrad’da kapalı alanlarda sigara içildiği için dışarda oturmayı tercih ediyorum. Portakallı çay sipariş veriyorum, çayımı beklerken gözüm  heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatan işte bu güzel kadına takılıyor. Adam kadını izliyor, gülümsüyor, yandan profilden yanaklarının hareketinden adamın da gülümsediğini görebiliyorum. Kadın adama bakarken gözleri ışıl ışıl parlıyor. Kahveleri geliyor, ikisi de sohbete devam ederken kahvenin üstündeki kremalı köpüğü pipetle yemeye başlıyorlar. Adam kadının dudağının yanında kalan köpüğü parmağının ucuyla alıp dudağına götürüyor. Konuştukları hiçbir şeyi duymuyorum, duysam da anlamam zaten. Gülüşmeler birbirine ufak ufak dokunmalar sürüyor. Bir ara adam çaktırmadan kadının yüzünün fotoğrafını çekiyor, bu anı ölümsüzleştiriyor; sonra telefonu bırakıyor masaya ve dinlemeye devam ediyor. İçim, içtiğim portakallı çaydan mı yoksa eskimeyen bir aşka tanık olmaktan mı bilmiyorum, bir anda sıcacık oluyor. Oturduğum yerde gülümsüyorum kendi kendime.

 

 

 

Agniydi bunun adı. Anlamı iç ateş demekti.

Yine yazı yazmak için uzun bir ara oldu, bahanem hazır, yaklaşık on bir gündür hastayım. Budapeşte kursundan döndüğüm sabah başladı, uyandığımda vücudum kırılıyordu, burnum tıkanmıştı, boğazım ağrıyordu ve ateşim vardı. Bir de üstüne regl olmuştum. Şimdi ateşim azalsa da diğer sıkıntılarım hala devam ediyor. Bir de üstüne Rüzgar’a da hastalığı bulaştırdım. Anne oğul perişan bir haldeyiz. Burada tek başına olduğum için hastalık iyice sarstı çünkü hasta da olsam  sabah akşam okul, antrenman servis soförlüğü, alışveriş, yemek, çamaşır, temizlik kısaca her şey bana bakıyor. Şunu çok iyi anladım, artık burada tek tabanca olduğum için kendime daha çok dikkat etmem gerekiyor. Peki ne oldu da uzun süredir hastalanmayan ben şimdi bir türlü iyileşemiyorum? Aslında sebebini biliyorum. Yaz başından itibaren çok yoruldum, zihnim bedenime sürekli dayattı, onu yap, bunu yap, şunu hallet, karşılaşılan zorlukların üstesinden gel. Sonra taşınmak için hem içerde hem dışarda kendini hazırla, taşınma sürecinin maddi manevi analizini yap, arabayla uzun seyahatlere çık, yeni ülkede ev ara bul, evi temizle taşın yerleş, bir taraftan evrak hazırlıklarını tamamla, bir taraftan yoganı ihmal etme, derslere kurslara katıl, hayatını organize et, Rüzgar’ı antrenmanlara götür getir, değişken duygu hallerini yönetmeye çalış… Budapeşte kursu bitince ben de bittim sanırım, bıraktım kendimi. Tanrı yeter dedi, artık dur biraz, koltukta keyif yap, çayını yudumlarken film izle, belgesel izle, kitap oku, kendini besle… Hiç bir şey yapmamanın hoşluğunu yaşa! Ben de söz dinledim, sorumluluklarımdan fırsat buldukça yaptım dediklerini. Reglim bitince yogaya geri döndüm dönmesine ama burnum tıkalı ve hala vücudum kırgın olduğu için çalışmamı iyice hafiflettim. Oysa Budapeşte dönüşü Belgrad’da yapacağım çok şey vardı, planlarımın hepsi yalan oldu. İyi ki de oldu!

Koltukta elimde peçeteler kıvrılmış battaniyenin altında yatarken küçüklüğümü hatırladım. Ne çok hasta olurdum. Çünkü “benim yıldızım düşüktü”, o yüzden ben böyleydim, sürekli hastalanıyordum, nerden biliyorum bunu, öyle konuşulduğunu duymuştum. Mesela Rahşan ablamın yıldızı parlaktı, benim gibi sık sık hastalanmıyordu, hem isminin anlamı bile “Parlayan!” demekti bir kere, gülerken güneş gibi gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. Bu yıldız hikayesini kim söylemişti hatırlamıyorum şimdi, inanmıştım o zaman. Bir de üstüne hareketliliğim, yerinde duramayan maceraperestliğim, nöbetlerim derken çocukluğumun oyundan arta kalan zamanları Gülhane hastanesinde geçti diyebilirim. Büyüdüğümde de kurumsal hayatın dinamikleriyle ilgili ya da ilişkilerimde ne zaman zorlansam, üzülsem, stres yapsam yine hastalanırdım. Artık durum eskisi gibi değil! Bu iyi haber, bakmayın siz şimdiki halime:) Yogaya başladıktan sonra yavaş yavaş değişti herşey, yıldızım yeniden parlamaya başladı. Bunun ne demek olduğunu yani yogacasını yıllar sonra öğrendim. Agniydi bunun adı. Anlamı iç ateş demekti. İçinizde bir şofben olduğunu düşünün, işte o şofbenin ateşinin kuvvetli yanıyor olması bizim sağlığımızı olumlu yönde etkiliyor. Kısaca benim eskiden kısık ateş yanan agnim, özveriyle sevgiyle yaptığım düzenli yoga çalışmalarım sayesinde harıl harıl gürül gürül yanmaya başladı. Agni, iç alanların tümünün sağlıklı bir şekilde çalışmasından sorumluymuş, sağlıklı parlayan bir ten (ablamın parlayan gözleri), iyi çalışan sindirim sistemi, iç ateşin yani agninin gerektiği gibi çalıştığını bize gösteriyordu. Yoga çalışmamda derinleştikçe her anlamda daha az tüketmeye başladım, beslenme alışkanlıklarım değişti, ikinci yılın sonunda et hayatımdan kendiliğinden çıktı, bana iyi gelmeyen sindirmekte zorlandığım besinlerden, koşullardan önce bilinçli sonra içgüdüsel uzaklaştım, bana iyi gelmeyen sohbetlerin içinde olmamaya kendimi uzaklaştırmaya gayret ettim, geceleri daha erken uyumaya başladım, sabahları gün doğmadan uyanmaya başladım. Günün büyük bir kısmını sessiz geçirmeye başladım. Sosyalleşme isteğim, sevilme beğenilme ve takdir görme isteğim köreldi. Yavaş yavaş içimdeki boşluk küçüldükçe yani hayata tekrar yüreğimin gözünden bakmaya başladığımda bağışıklık sistemim de güçlenmeye başladı, sürekli hasta olan “aradan çıkan” ben gitti yerine güçlü kuvvetli başka bir Aylin geldi. Aman nazar değmesin.:) Hastanelere kontroller dışında gitmez oldum. Şimdi öncesine göre hem fiziksel hem zihinsel daha sağlıklıyım.

Yaz başından itibaren çok yorulduğum dönemde yogamı yapmıştım, her şey olması gerektiği gibiydi, ama tüm bu görevler beni yorsa da ben her şeyi tamamlamak için kendimi çok zorlamıştım. Yani çok fazla güç harcamış, kendime şiddet uygulamıştım. Bu konuda Shandor hocam der ki “Yoga çalışması, şunlardan biri veya birden çoğunda aşırıya kaçınılması durumunda başarısızlığa uğrayacaktır: yemek, güç harcama, konuşmak, davranış katılığı, sosyal temas ve açgözlülük.” Yani kısaca her gün fiziksel olarak yoga yapmamız yogamızın işe yaradığı anlamına gelmez diyor. Aslında yoga yaparken bir taraftan da hayatın içinde kendimizi gözlemlememize salık veriyor. Bunu anlamanın en iyi yolu da insanlarla, doğayla, hayatla kurduğumuz ilişkilerimiz ve iletişimimiz. Kendimizle ve diğerleriyle kurduğumuz ilişkilerde kibirli, açgözlü, katı, bencil, buyurgan, zorba, yalancı, huysuz, küstah, agresif, dedikoducu, tüketici, samimiyetsiz hallerimize bakarak anlayabiliriz en iyi. Bu hayatın sadece bizim eksenimizde dönmesini mi istiyoruz, bir türlü şu hayatta tatmin olamıyor muyuz, kendi içimizle uğraşmak yerine hep başkalarının hayatına mı bakıyoruz, insanlar bizim gerçek halimizi sevmez deyip bir maskeyle mi yaşıyoruz,  hep almak hiç vermek istemiyor muyuz, sahici ilişkiler yerine hep hesaplı kitaplı ilişkiler mi yaşıyoruz, içimizdeki boşlukla yüzleşmek yerine yemekle, hırsla, başarıyla, sosyalleşmeyle, yalanlarla mı kendimizi kandırıyoruz, bu hayatta hep bir numara mı olmak istiyoruz, insanları anlamak ve dinlemek zor mu geliyor, yoksa insanlar mı bizi anlamıyor… Tamam yazarken bile yoruldum, insan olmak gerçekten zor! Çok fazla yara beremiz var, ama yine de bilelim gerçeği, bence şu hayatta en iyi yaptığımız şey kendimizi kandırmak ve hep kolaya kaçmak. Bir şekilde kendimizi korumak için savunma sistemi geliştirip kendini kandırma ustalığında bir numara oluyoruz. Hepimiz bu konuda bir numarayız. Şimdilerde herkes sesini biraz yükseltip “SUSAMAM” rap şarkısını dinlerken orada geçen cümlelerin içinde kendine dokunan kısımlarını gerçekten işitiyor mu merak ediyorum, yoksa hemen dışa yansıtıp diğerlerini suçlamayı mı tercih ediyoruz? Her gün gerçeklerle yüzleşmemek için, şarkının sözündeki gibi olan her şeyin kendi eserimiz olduğunu kabul etmemek, içimizdeki karanlık tarafı görmemek için kendimizi daha fazla tüketiyoruz. Oysa biz o karanlık sevilesi olmayan özelliklerimizi göstermediğimizi gizlediğimizi düşünürken aynı tenimize uzaktan bile bakınca damarlarımızın yeşil yeşil görünmesi gibi dışardan çok net görülüyor korkularımız, sevgisizliğimiz. Mitahara ne demekti? Tenimize dokunan insanlar, söylediğiniz sözcükler, ilişkilerimiz, duydunuz sesler, görüştüğümüz ve konuştuğumuz insanlar, yediğiniz yemekler, dışarıya ve içeriye soluduğunuz hava bizi biz yapardı. Bizi biz yapan şeyler ne kadar gerçek ve sahiciyse yüreğimizde o kadar hafifler ve işte o zaman doğru rotada olduğumuzu anlayabilirdik, yogamızın işe yarayıp yaramadığını içerden kavrayabilirdik. Tüm bu yollar, araçlar zaten gerçeğin mayasını yürek gözüyle görebilmemiz için değil miydi?

Yazıya başlarken bambaşka bir şey yazmayı düşünmüştüm. Bir yoga yazısı çıktı ortaya. Böyle anlara tanıklık etmek de ne güzel.  “Aylin Belgrad’a alışabildin mi? Rüzgar alıştı mı?” bu sıralar en çok duyduğum soru, bu soruları cevaplamaktı niyetim ama şimdilik cevapsız kaldı, bakalım bir sonraki yazıya cevabı gelecek mi:)

Sevgimle

Budapeşte Shadanga Yoga Kursu öncesi heyecan ve tatlı telaş…

Aday hocalık programının bir parçası olan, her yıl en az bir defa ustalarımız Shandor Remete ve Emma Balnaves’in verdiği dokuz günlük kurslardan birine katılmak üzere yarın Belgrad’dan Budapeşte’ye hareket edeceğim. Geçen yıldan biliyorum çok yoğun bir eğitim süreci beni bekliyor ve yine çok heyecanlıyım. Rüzgar ben Budapeşte’deyken ve benim eğitimlerimin olduğu haftalarda okulunda yatılı olarak kalacak, bu nedenle gözüm arkada değil. Bu satırları size yeni evimizin çok yakınında bulunan bir süredir düzenli yürüyüş yaptığım Hyde Park’ta bankta otururken yazıyorum. Yazı bitince bavul hazırlamak ve Rüzgar’ı karşılamak için eve gideceğim.  

Geçen yıldan biliyorum çok yoğun bir eğitim süreci beni bekliyor ve yine çok heyecanlıyım. Bu sene Shadow Yoga okulundaki öğrenciliğimin dördüncü, asistanlığımın da ikinci yılı. Başladığım günden bu yana yogamı bir gün bile aksatmadan yapıyorum. Hatha yoga geleneğinin söylediği her şeyi yaşamımda uygulamaya çalışıyorum. Bu süreç nasıl başladı biraz anlatayım. Öğrenciliğimin üçüncü yılına başlarken hocam beni asistan hoca olarak almak istediğini söyledi. İnanılmaz sevindim, onur duydum ve kabul ettim tabii. Bu şu demekti, Shadow Yoga okulunda hoca adayı olabilmek için üç yıl sürecek olan asistanlık programının benden beklediği her şeyi kabul ettiğimi beyan ediyordum. Hocamız bu süreçte bizden beklediği her şeyi yazıp yolladı. Biz de asistanlar olarak kabul ettik. Ayrıca, “Üçüncü senenin sonuna varan herkes bu sistemi öğretecek diye bir kural yok.” diye de açıkça belirtti. Çünkü kararı Defne hoca değil, büyük ustalarımız Shandor ve Emma hocalarımız verecek. Ancak hazır olduğumuza  karar verirlerse bize el verecekler. Yoksa bu şekilde devam edeceğiz. Bu üç yıllık sürecin baş şartı da kendi öğrenciliğimizi hiç bir şekilde ihmal etmememiz. Bu süreç boyunca Defne ve David hocayla çalışmayı sürdürmemiz, sınıfa asistanlık yapmamız, Defne hocanın Atina’da olduğu haftalarda sınıflara tekrar dersleri vermemiz ve tabii ki her gün kendi yogamıza devam etmemiz gerekiyor. Benimle bu bilinmezliğe yürüyen yogaya gönül vermiş aynı dönemden iki arkadaşım daha var. Biliyorum ki bu yol nefsimize karşı verdiğimiz mücadelenin bir parçası. Bazen çok zor olduğunu, bedellerinin ağır olduğunu, zaman zaman da zorlandığımı, kendimi yalnız hissettiğimi de açıkça ve dürüstçe söylemek isterim. Ama insan inandığı bir sisteme kendini adayınca bu yol zamanla kendini bırakmayı da öğretiyor. Ben de bıraktım kendimi. Yüreğimdeki ses bu yolun sonunun aydınlık olduğunu, elimden gelen her şeyi yapmaya devam etmemi ve sonrasının kaderin cilvesi olduğunu söylüyor. Ben de yüreğimdeki sesi dinliyorum. 

 Eklediğim resimler geçen sene Budapeşte kursundan. 

 Hafta sonunuz verimli ve keyifli olsun.

Sevgimle

Hatha Yoga Başlangıç Kursu – Sorular Cevaplar

“Vücudumun ince ve yoga hareketlerini yapacak kadar esnek olmadığını düşünüyorum. Bu özelliklerim yoga yapmak için engel oluşturur mu?Başlamadan önce biraz zayıflasam mı?:)”

Kilolarınızın olması ve esnek olmamanız(!) yoga yapmak için engel değil. Aslına bakarsanız bütün engeller beynimizin içinde! Hepimizin zihninde bu düşünceye benzer engeller var. Yogayla kendi kendimize koyduğumuz engellerin ötesine geçmeyi araştırıyoruz. Hayatımız boyunca, doğru olmadığını bildiğimiz halde yalanlara kasten inanmayı seçiyoruz. Ben erken uyanamam, ben gece insanıyım, yalnızlık bana göre değil, güne kahve içmeden başlayamam, vb! Günün 24 saati bir takım güçler (ego, aile, okul, arkadaşlar, toplum, sosyal medya …) bizi yalanlara inandırmak için sürekli çalışıyor. (The Truman Show’u izlemediyseniz mutlaka izleyin derim, ne demek istediğimi izledikten sonra daha iyi anlayacaksınız)  Bu yüzden kendimizi savunmamız ve bu yanlış inanışları beynimize sokma girişimleriyle mücadele etmemiz gerek. Doğru olmadığını bildiğimiz halde bu yanlış düşünce kalıplarını yerle bir etmek, yanlış ezberlerimizi bozmak ancak bunların tam tersini yaparak kendimizi şaşırtarak mümkün. Hatha Yoga, bize gerçekle gerçek olmayını yani ilüzyon düşüncelerimizi fark etmemize ve ayırt etmemize yardım eder. Başarılı olmak için X okulunu bitirmem, güzel olmam için önce zayıflamam, insanların beni takdir edip onaylaması için iş hayatında yükselmem, evlenmem, çocuk yapmam…, yoga yapmak için de instagramda gördüğüm kızlar gibi zayıf ve esnek olmam lazım!! Bu gibi örnekleri say say bitmez. Oysa, Hatha Yoga’da işlediğimiz kumaş, vücut değil, onun içinde akan Prana (can, yaşam gücü olarak düşünebilirsiniz) ile bu canın hareketi, ritmidir. Prana vücudu hayatta tutan, ruhu ve zihni besleyen ilk nefesimizden son nefesimize kadar bizimle olan yaşam gücümüz. Bu Pranik güç yalnızca odaklı, ahenkli ve ritmik faaliyet aracılığıyla uyandırılabilir. Fiziksel sağlığımız, zihin sağlığımız, yaşam coşkumuz Pranik gücümüzün özgürce hareket etmesine bağlı. Zaman içinde yanlış hayat tarzı nedeniyle yaşam gücümüz, canımız ahenkli akmamaya başlar. Vücudun dış çeperinde yapılan doğru yoga çalışmasıyla yaşam gücümüz – Prana – güç kazanarak vücudun ve zihnin sağlıklı ve kuvvetli olmasını sağlar. İşte yoga yaptıkça nadi adını verdiğimiz enerji kanalları içinde rüzgar gibi esen Prana özgürce hareket etmeye başlar biz de hem fiziksel hem de zihinsel olarak daha esnek oluruz.


“Daha önce yaşadığım incinme, sakatlıklar, ameliyatlar … yoga yapmama engel olur mu?”

Engel olmaz. Kendimle ilgili iki örnek vererek açıklamaya çalışayım. Birincisi, ben Shadow Yoga okuluna başladıktan iki ay sonra meme kanseri olduğumu öğrenmiştim. Ameliyat sonra hem göğsümdeki hem de  koltuk altındaki dikişlerim nedeniyle derslere uzunca bir süre kollarımı kullanamadan katıldım. Bir kurs dönemi, yaklaşık altı ay boyunca neredeyse kollarıma yük bindirecek hiç bir yoga hareketi yapmadım. Zaten çok doğru bir sistemin öğrencisi olmuşum ki ilk yıllar odağımız bedenimizin tüm ağırlığını taşıması gereken bacaklarımızı güçlendirmeye, bacaklardaki “Can, yaşam gücünün” (elektrik akımı gibi de düşünebilirsiniz) muntazam akmasına yönelik hareket serisiyle bu hareketin ritminin düzenlenmesini sağlamaya yönelikti. İkincisi, Shadow Yoga okuluna başlamadan önce dizimle ilgili yaşadığım kronikleşmiş ağrılarım vardı. Bir yıl sonunda, her gün  düzenli yaptığım temel yoga hazırlık çalışmaları sayesinde dizimdeki tüm ağrılar ortadan kalkmıştı bile, bacaklarımdaki enerji (can) doğal ritmiyle hareket etmeye başlamış, güçlenmişti.


“Kursun ilkeleri sayfasında Hatha Yoga’ya başlangıç kursu önce ayaklardan merkeze doğru adım adım güçlendirmeyi esas alıyor demişsiniz. Peki kollarımızın üstünde denge çalışmaları yapmayacak mıyız? :)”

Tüm ağırlığımızı bacaklara taşıttığımızda sıra tabii ki kollaramıza da gelecek. Bunun için öncelikle sebatla, istikrarlı bir şekilde öncelikle bacaklarla çok çalışmak gerekiyor. Bacakların doğal hareket yetilerini yeniden kazanmaları için temel hazırlık çalışmalarına oldukça zaman ayıracağız. Bunun için bol bol değişik varyasyonlarda çöküp kalkıp çömeleceğiz böylece zihnimizi, ruhumuzu yoga yapmak için hazırlayacağız. Yoga yolunda kendi bedenimde yaptığım tüm laboratuvar çalışmalarım, ayaklardan merkeze doğru adım adım güçlenmenin ve hergün yoga yapmanın önemini kavramımı sağladı. Kaval kemiğimiz ve ayak bileğimiz o kadar güçlü ki onlara bedenimizin tüm ağırlığını taşımayı öğretmemiz gerek yoksa ileriki yaşlarda diz, bel ve boyun eklemlerinde kronik ağrılar, incinmeler, sağlık sorunları yaşarız.  Bu açıdan yoganın fiziksel olarak en önemli meyvesi elden ayaktan düşmemek. 🙂

“Bu kurs neden ayın bir haftası sadece?”

Öncelikle Ağustos itibariyle oğlumun basletbol tutkusu ve hayalleri nedeniyle Belgrad’a taşındık. Kursun olduğu haftalarda kendi hocamla çalışmalarıma, bir yandan da Shadow Yoga okulundaki assistanlığıma ve geçen yıl başlayan ders verme yolculuğuna devam edebilmek için sadece bir hafta İstanbul’da olacağım. Benim kendi öğrenciliğimde de derslerimiz Defne hocamın Atina’da yaşamasından dolayı her ayın bir haftasında oluyor. Ben bu sistemin bu şekilde olmasının yoga öğretisi için en iyi öğrenim yöntemi olduğunu düşünüyorum. Peki neden böyle düşünüyorum? Çünkü yoga insanın tek başına yaptığı bir labaratuvar çalışmasıdır. Güveneceğin, samimiyetine inandığın ve sana yol gösterecek bir hoca şarttır muhakkak çünkü hoca öğrenciyi hazırlar, elinden tutar, yoganın nasıl yapılacağını öğrenciye aktarır. Öğrenci öğrendiklerini tek başına yapar, sindirir sonra bir sonraki aşamayı öğrenmek için tekrar hocasının karşına çıkar. Ruhunun karanlık dehlizlerini aydınlatacağın bu yolda hocanın gösterdiklerini tek başına düzenli çalışman gerekir. Böylece, yavaş yavaş tek başına yürümeyi öğrenirsin, bir gün yıllar sonra belki hocadan da özgürleşmen gerekir. Hoca sürekli senin elini tutamaz çünkü, sana sürekli bunu yap bunu yapma diyemez. Yıllar geçtikçe hocanı daha az görerek kendi yolunu bulmayı, kendine güvenmeyi de öğrenirsin. Yani bizim sistemimizde, bu yolculukta işin büyük kısmı öğrenciye düşer, o bir haftada öğrenilen yoğun bilginin özümsenmesi sindirmesi için de üç haftalık bir alan yaratılmış olur.

“Hatha Yoga Pradipika’nın sonunda Swatmarama’nın söylediği gibi doğru uygulanıp kişi tarafından birebir tecrübe edilmediği taktirde(hakikate dair) bütün bu malumat kuru gevezelikten öteye geçmeyecektir.”

Hatha Yoga’ya başlangıç kursu ilkeleri

Derslerimde günümüz popüler yoga stillerinin dışladığı  kimi unsurların yeniden hayat bulmasına aracı olmak, geleneksel kadim Hatha Yoga geleneğini yaşatmak niyetiyle, hocalarımdan öğrendiklerimi ve özümsediklerimi paylaşacağım. 

Shandor hocamın dediği gibi “Hatha yoga, kişinin kendisini bu dünyanın yükü ve esaretinden özgürleştirdiği bir kendini yetiştirme sistemidir”.

Bu özgürleşme yüzeysel bir çalışmayla elde edilemez. Yogaya hazırlık çalışmaları sabır ve sebatla yapıldığında vücudun dış çeperi tansiyondan ve enerji tıkanıklarından arınırken merkezi güç sistemini ateşler. Tüm disiplinlerin hazırlık formları ortak bir temele dayanır, bu hazırlık formları oldukça basit ve karmaşık olmayan hareketlerden oluşur.  

Derslerimde uzuvların doğal hareket yetilerini yeniden kazanmaları için bu temel hazırlık çalışmalarına oldukça zaman ayırarak, enerji ilkelerinin öğrenilmesini sağlayacak ve zihni, ruhu yoga yapmak için hazırlayacağız. Bu asırlık yöntemin öğrenilmesi ve tek başınıza öğrendiklerinizi uygulayabilmeniz için çokça tekrar yapacağız. 

Hatha Yoga’ya başlangıç kursu ayaklardan merkeze doğru adım adım güçlendirmeyi, temel stana (ayaktaki hareketler) ve asana (oturmalı hareketler) serilerini, nefes, vayular, nadiler ve bandhalar gibi Hatha Yoga anatomisinin esaslarını ve teorisini öğretmeyi amaçlamaktadır. 

Hatha Yoga’da öğrencinin öğrenmiş olduğu hareket serilerini düzenli ve disiplinli bir şekilde tekrar etmesi, derslere düzenli katılımı ve geleneğe güvenmesi beklenir. 

Altı ay boyunca katılığı, sertliği, esnemezliği, değişmezliği kıracak ve içimizdeki mevcut olan yaşam gücünü kullanmamızı engelleyen bariyerleri ortadan kaldırmaya yarayacak hareket serileri üzerinde çalışacağız. 

Hatha Yoga’ya başlangıç kursu her seviyeden yoga öğrencisine açık olup, daha önce yoga yapmamış, kadim yoga ilminin özünü merak edip ilgi duyan herkese açıktır. 

Bu bir başlangıç kursu olup, derslere devam edip, öğrendiklerini düzenli evde uygulayanlar kursu başarıyla tamamlayacaklardır. Sonrasında yoga çalışmasında derinleşmek isteyen kişilerle orta, ileri seviye sınıflar olarak kurs gelecek seneler de devam edecektir.

Dersler birbirinin devamı niteliğinde olduğundan maalesef dönem ortasında sınıfa yeni öğrenci alınmaz. 

Küçük bir grupla daha derin çalışabilmek ve öğrencileri daha yakından tanıyabilmek adına da kursa maksimum 12 kişi alınacak. 

Kurs tarihleri ve diğer detaylar için tıklayınız .

Sorularınız ve kayıt olmak için aylinparmaksizyoga@gmail.com

Sevgimle

mfu3Fn3XQqKuMc4RQ%ybog_thumb_7083

Belgrad’a Geliş Öykümüz – 2

Bu yaz “Rüzgar liseyi Belgrad’da basketbol kolejinde okuyacak.” dediğimde ailem, dostlarım ve arkadaşlarımdan aşağıdaki yorumlarla ve sorularla karşılaştım.

Aylin korkmuyor musun?

Rüzgar çok mu yetenekli?

Ya tüm elindeki avucundaki parayı tüketirsen, döndüğünde ne yapacaksın? Üç yıl sonrasını düşünüyor musun?

Ya Rüzgar basketbolcu olamazsa, verdiğin tüm emeklere yazık olmaz mı?

Bence Rüzgar bir yıl bile dayanamaz, pes eder geri döner, sonra sen de on sekiz yılın maddi birikimini boşa harcamış olursun. Ben olsam o parayı ilerdeki kötü günler için saklardım, dünyanın bin türlü hali var.

Aylin orada ne yapacaksın, neden Belgrad?

Aylin ne kadar cesaretlisin, Rüzgar ne kadar cesaretli. Ben asla yapamazdım.

Siz de büyük kararlar alacağınızda, hayatınızın yol ayrımlarında bunun gibi benzer cümleleri işitmişsinizdir. Bundan önce bir günde Ankara’dan İstanbul’a taşınma kararı aldığımda, boşandığımda, işten ayrıldığımda… buna benzer cümleleri duymuştum. Siz de duymuşsunuzdur. Bu yorumların kimi cesaret verirken kimileri endişelerinizi arttırır. Aslında herkes size kendi korkusunu endişesini dile getirir. Kimininki para, kimininki başarı, kiminki ilişki,  kiminki gelecek, kimininki yalnızlık, kimininki de kariyer… Neyse işte o şey, ilk onu sana sorar, merak eder, sen kormuyor musun kaybedeceklerinden? Cevabım “Tabii ki korkuyorum, endişeleniyorum!” Ama korkularıma meydan okuyarak ailemi, dostlarımı, evimi, yaşadığım yeri bırakıp yani konfor alanımdan çıkıp oğlumla beraber Belgrad’a yerleşiyorum.”

Bu meydan okuma bana bir yerlerden tanıdık sanki!

Küçükken yüksek yerlerden atlamayı çok severdim. Çete başıydım ve keşfettiğim yüksek yerlerden önce ben atlamalıydım ki çetem de peşimden tek tek atlasın, tırmansın, zor geçitlerden geçsin.. Ben onlara ilham verirdim. Şimdi buradan baktığımda her seferinde bir adım daha kendi potansiyelimin ötesine geçmeye çabalıyormuşum. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Yükseklik korkum vardı ve bunu kimseye söylemezdim. Çünkü ben çetenin başıydım, ne olursa olsun korkumun ötesine geçmeye kararlıydım. Günlerce atlamak istediğim duvarda oturup ayaklarımı sarkıtır beklerdim, korkuyu zihnimden uzaklaştıramayacağımı bilirdim. Korkuyu karıncalanan ayaklarımda karnımda hissederdim. Kalbimi sakinleştirmeye hızlı soluk alıp vermeyi engellemek için içimden sayı sayardım. İşte atlama anı geldiğinde arkadaşlarım bu sefer “Bacağını kıracaksın!” yapma diye bağırırlardı, ben de onlara son bir kez bakıp bırakırdım kendimi boşluğa. O duvarın kenarına onlarsız kaç kez gelip oturduğumu ve hazırlandığımı bilmezlerdi, hatta benim peşimden geleceklerini de bilmezlerdi. Şimdi buradan bakınca küçükken de şimdi de aynı şeyi yapıyormuşum. Hep gördüğüm mümkün olan dünyanın, dünyamın yani kendi sınırlarımın ötesini merak ediyormuşum.

Şimdi de bu maceranın hem Rüzgar’a hem de bana neler getireceğini bilmiyorum, kendimi yaşayacaklarımıza teslim ediyorum.

Rüzgar bana sık sık “Yoga nedir?” diye soruyor, ben de onun anlayabileceği şu cümlelerle anlatmaya çalışıyorum.

“Yoga, zaman aşımına uğrayan her şeye yavaş yavaş veda edeceğin uzun bir yol. En başta senin olmayan ama yolda yürürken birilerinden aldığın korkularından, beklentilerinden, ölmesi gereken ilişkilerinden, olması gerekenlerden, yargılardan, alışkanlıklarından, bağımlılıklarından, sevilme arzundan, bu olmazsa mutlu olamam , bunu yapamazsam başarılı olamam dediğin tüm düşünce kalıplarından kendini bir adım öteye taşıdığın özgürlük sanatı. Yogayı araç olarak kullanarak bu dünyanın sana dayattığı, senin kendine dayattığın, inandığın her şeyi yıkabileceğini, her şeyin gerçek olmadığını görebilirsin.”

Konumuza geri dönecek olursak, eğer ben korkularımın üzerine gitmezsem oğlum nasıl kendi korkularının üzerine gidebilir?

Hepimiz en emin yolun bildiğimiz yol olduğunu düşünüyoruz, denenmiş test edilmiş yolun, hem kendimiz hem sevdiklerimiz için en güvenilir izlenmesi gereken yol olduğunu düşünüyoruz. Peki ya öyle değilse!

Hayat zaten sonunu tahmin edemediğiniz bir macera değil mi? Mümkün olanın ötesine geçmek için önce bilinmeyene adım atmamız gerekmez mi? Peki adım atmazsak mümkün olanın ötesini görebilir miyiz? Geleceğe dair neyi bilebiliriz? Koca bir bilinmezlik içinde nefes alan insanın, bilebileceği ne kadar az şey olduğunu biliyoruz da neden çoğu zaman unutuyoruz aslında hiç bir şeyi ön göremeyeceğimizi? Ya başarı ya da başarısızlık yoksa, aslında her şeyi tecrübe etmek için dünyaya gelmişsek ve asıl güzel yanı buysa hayatın. Yaptığımız her şeyde daha özgür olmak için çabalamıyor muyuz?

“Bak Rüzgar ben yapabiliyorsam sen de yapabilirsin!”

aylinruz1

Belgrad’a Geliş Öykümüz – 1

Bazen düşlerimiz yaşadığımız yere sığmaz, adım atmazsak o düş gece gündüz bizi takip eder, her seçimde önümüze gelir ,“Keşke!” dedirtir, “Neden denemedim?” diye sordurur, deneseydim nasıl olacak, hep merak ettirir, gerçekleşmeyecek olsa bile denemiş olmayı yeğlersin… Mutlu sonla biten hikayeler de, mutlu sonları olmayanlar da sana hep şu cümleyi söyletir, “Keşke ben de onun gibi deneseydim, belki de …”. Bunu yüreğimden bildiğim için oğlum denesin, çabalasın, onun için öngörülemez hayatta yaşayacağı neyse onu yaşasın istiyorum. Bu nedenle Rüzgar’la beraber onun hayali için böyle bir maceraya çıkıyoruz. Bu yolculuk sırasında yaşayacağımız hikayeleri de elimden geldiğince yazmaya çalışacağım.

“Rüzgar liseyi Belgrad’da basketbol kolejinde okuyacak.”

Peki bu kararı neden/nasıl aldık? Ya da bu süreç nasıl başladı?

Diğer çocuklardan farklı olarak, Rüzgar’ın ilk söylediği kelimelerden biri “Bop”tu. 🙂 İki yaşında dakikalarca basketbol topunu sektiriyordu, anaokuluna elinde basketbol topuyla gidiyordu. Beş yaşında ilk basket attığındaki mutluluğunu şimdi bile hatırlıyorum. Ayrıca Rüzgar bir rekabetçi olarak doğdu, kazanmak ve kaybetmenin içinde olmadığı, kendi sınırlarını zorlamadığı oyunlar oynamayı sevmezdi. Onu tanıyan herkes bunu bilir, ben de öyleydim küçükken, spor ve oyunlar konusunda hala da öyleyim. 🙂 Rüzgar altı yaşından beri çeşitli kulüplerde basketbol oynadı, fakat özellikle son 3 senedir İstanbul şartlarında Rüzgar’ın hem sporu hem de okulu beraber götürebilmesinin ne kadar zor olduğunu gördük, hem Rüzgar için hem de bizim için fiziksel ve psikolojik olarak oldukça yıpratıcı ve yorucuydu. Herkesin bildiği üzere ülkemizde her spor dalında olduğu gibi basketbolda da altyapılar yeterli değil. Rüzgar’ın oynadığı ve bizim gözlemlediğimiz, öncelikli amacın hem fiziksel hem mental olarak sporcu yetiştirmek yerine maç kazanmak olması nedeniyle üst seviye kulüplerin daha çok kendi yaş grubunda avantaj sağlayacak uzun boylu kalıplı çocukları tercih etmesi. (yani boyunuz ve kalıbınız, yeteneklerinizden, tutkunuzdan, çalışkanlığınızdan ve de potansiyelinizden daha önemli) Sırp ekolünün basketbol dünyasındaki tartışılmaz bilinirliği ve Rüzgar’ın daha iyi bir sporcu olması yönündeki katkılarına, onun potansiyelini daha üst seviyede kullanmasını sağlayacağına inanıyoruz. Son olarak da, Türkiye’deki eğitim sistemine inancımızın ve güvenimizin olmaması nedeniyle basketbol ağırlıklı uluslararası bir lisede okumanın Rüzgar’ı ileride yurtdışında basketbol bursu alarak okuyabileceği daha iyi bir üniversiteye gidebilme ihtimalini yükselteceğini düşünmemiz.

Tüm bu yaşanmışlık ve gözlemler sonrası Avrupa’da maddi olarak karşılayabileceğimiz bir basketbol okulu arayışına girdim, ve Rüzgar’ın bu yıl okuyacağı okulu buldum. Sonrasında geçen yaz hem Belgrad’ı görmek hem de okul hakkında bilgi almak için Rüzgar’ı basketbol kampına getirdik. Okul müdürüyle tanıştık ve sohbetimiz sonrası hem okula hem de sisteme karşı güven duyduk. Gayet samimi ve objektif bir yaklaşımları vardı. Okul müdürü Rüzgar’ın kararını daha rahat verebilmesi ve okul/kulüp ortamını görebilmesi için Kızıl Yıldız takımının kış kampına davet etti. Rüzgar kamptan memnun döndü, ayrıca kamp koçlarının objektif ve samimi yorumları da bir araya gelince, Rüzgar’ın hayalleri için bu okulda okumasının ve tecrübeyi yaşamasının iyi olacağını düşündük. Sonrasında Rüzgar’a Haziran sonuna kadar düşünmesi için süre verdik, Temmuz başında okula kayıt yaptırdık.

Peki her şey bu kadar kolay mı oldu? 🙂

Tabii ki hayır. Sürekli fikir değiştiren 14 yaşında bir ergene güvenerek evi kiraladıktan, eşyalarımızı taşıdıktan, ve tüm okul işlemlerini tamamladıktan sonra Rüzgar’ın yine son saniye “Ben İstanbul’da kalmak istiyorum.” diyerek fikir değiştirmesi oldu. Sadece kendi fikir değiştirse iyi, babası da Rüzgar’dan etkilenerek İstanbul’da kalması yönünde destek verdi. Siz olsanız bu durumda ne yapardınız? 🙂 Ailede olmasa da çevremde sakinliğiyle tanınan ben önce çıldırdım, sonra biraz sakinleşip “Peki İstanbul’da kal o zaman, ben de önümüzdeki yaza kadar burada kalacağım.” dedim. Duygusallığı bir kenara bırakmıştım ve duyarlı bir zihinle bu kararı almıştım. Gerçekten bir yıl boyunca ayrı kalabilirdik. Kararım çok netti. Bu netliğimi gördükten bir gün sonra Rüzgar da en azından bir yıl deneyip, bu tecrübeyi yaşamayı tercih etti. 🙂 Bunu gerçekten isteyerek mi tercih etti yoksa beni bir yıl boyunca daha az görebileceğini anladığı için mi bilemiyorum. 🙂 Ama biliyorum ki, konfor alanından çıkıp buraya gelmek, gerçekle karşılaşma anında onu çok zorlamıştı ve böyle bir karar duygusallıkla alınmaması gereken bir karardı.

Son bir haftadır Rüzgar Kızıl Yıldız’ın antrenmanlarına çıkıyor ve bu sabah itibariyle de okulun yaz sonu kampına gitti. 2 Eylül itibariyle de okul açılacak ve asıl tempo o zaman başlayacak. 🙂 Bakalım bundan sonra neler yaşanacak…

ruz_redstar

Senden kalan bendim, senden kalan bizdik…

IMG_2134

Babam masallardaki gibi “bir varmış bir yokmuş”.

Bir sabah her zamanki gibi gün doğmadan kalkmışlar annemle, karşılıklı çay içmişler, bizleri öpüp çıkmış yola. 

Yeşilyurt Hava Harp Okulu Komutanlığına varınca  sıradan bir gün gibi uçağına binmiş. 

Sonrası yanan bir teneke parçası, babamdan ve arkadaşlarından geriye kalan sadece dişleri, bir de yanmış oyuncak bir bebek! 

Ben istemişim boyumdan büyük…

O günden sonra bebeklerle hiç oynamamışım.

Babamdan geriye oltası, tamburu, defi, solmuş resimleri, annemin ve dört kızının kor olan yürekleri kalmış.

***

Sana veda edemediğim için mi, inanmak istemediğim için mi bilmiyorum ama

öldüğüne inanmadım babam.

İnanmadığımı kimselere söyleyemedim.

Her gece pencerede gelmeni bekledim, uzaktan gördüğüm herkesi sen sandım.

Hiç gelmedin. 

Annem istediğim her şeyi aldı çocukken, en güzel spor ayakkabıları, çorapları, defterleri…

“Babamla ilgili hatırlayabileceğim tek bir anı istiyorum anne!” diyemedim.

Ben bakkal amcayı oyalarken, arkadaşlarım bakkaldan sakız çaldı, ben ablamların seninle anlattıkları anıları.

“Ben de hatırlıyorum” derdim, onlar da “Sen nerden hatırlayacaksın, daha iki buçuk yaşındaydın!” derdiler.

Her gece herkes uyuyunca, ayın parlayan ışığına bakarak sessizlikte seninle konuşurdum.

Nuray’la kavga edince babasına koşup sarılırdı, bir taraftan da bana bakardı. 

Yokluk fena şey baba, yokluğunla baş etmeye çalışırken hayal kurmayı, anı yaratmayı, hikayeler uydurmayı, uydurduğum hikayelere inanmayı öğrendim. 

Seninle ilgili her şeyi derleyip toplayıp, küçük bir çıkın yapıp kalbime koydum. Nereye gitsem çıkın da benimle beraber.

Bir gün kalbimin içindeki çıkın çıtırdayarak açıldı. 

Yıllar yıllar sonra uzak bir ülkede yine seninle konuşurken, “Bütün çocuklar babalarının onlara sarılmasını ister” dedim sana, ilk kez cevap verdin bana, ”Sadece hisset beni!” dedin.

İçimde sıkışmış duran, çırpınan kuşlar uçtu.

O zaman anladım, solmuş resimlerini paylaşamadığımız babam hep yanımdaydı, yüreğimin içindeydi. 

Tıpkı ikimizin tek resmi olan bu resimdeki gibi hep arkamdaydın, hep vardın, hep içimdeydin. 

Bize hiç veda etmemiştin! 

Senden kalan bendim…

Senden kalan bizdik…

 

IMG_2132

ailem

“Şimdi nasıl öğreniyorlar Aylin, ona bak!”

20 Ekim 2018, Shadow Yoga 1-A Başlangıç sınıfının asistanıyım. Yirmi kişilik bir sınıfın öğrenme sürecine tanıklık ediyorum. “Şimdi nasıl öğreniyorlar Aylin, ona bak!” diyor hocam, ben de pür dikkat kesilip, merakla dersi izlemeye başlıyorum.

Asistanlığımın bu ilk yılında hocamın ders esnasında hareketleri nasıl, hangi sıralamada ve farklı bedenlerde nasıl düzenlemeler yaparak öğrettiğini, öğrencileri hangi durumlarda düzelttiğini ya da düzeltmediğini, teorik bilginin ne kadarını ne zaman paylaştığını ve öğrenme alanı içinde neleri salık verdiğini dikkatlice gözlemledim. Bir yandan da yirmi ayrı öğrenciyle iletişim kurup, onların bedenlerini ve zihinlerini gözlemleme şansı buldum.

Defne hocamın ders zamanları dışında kalan haftalarda tekrar dersleri yaptık. Amacımız özellikle yogaya yeni başlayan öğrencinin hareket etmesini engelleyen, erteleten kuvvete yani zihnin oyunlarına rağmen yogaya tekrar bağlanmasını sağlamaktı. Öğrencilerin kaldıkları yerden, ertesi gün günlük yogalarına devam etmelerini kolaylaştırmaktı. Defne hocanın dediği gibi ayda bir defa hafta sonu yogaya bağlanmak yetmezdi, bu bağlanmayı tekrar dersleriyle dört, beş defaya çıkarabilirsek o zaman daha hızlı dönüşüm sağlanırdı. Ayrıca ders verme süreci benim için de çok faydalı oldu. Hep en iyi öğrenmenin öğretmek olduğunu söylerler ve bunu üniversite yıllarımda verdiğim özel derslerden bilsem de bir kez daha doğruluğuna tanık oldum. Bir yandan tekrar dersleri ve bir yandan da özel dersler verdikçe bu deneyimin keyfine varmaya başladım.

Lafı fazla uzatmadan, geçen üç buçuk sene boyunca, benim bu yoldaki adanmışlığımı, tutkumu görerek beni yetiştirmek için asistanı olarak seçen ve bu vesileyle Shadow Yoga öğretmenin inceliklerini öğrenebilmemin kapılarını açan, desteğini her zaman yüreğimde hissettiğim Defne hocama ve tüm yıl boyunca yaptığım tekrar derslerine gelen öğrencilere bu yazımla teşekkür etmek istedim.

Bir kısmınızla Şirince kampımızda görüşeceğiz, kampa gelemeyecek olanlarla da bir sonraki öğretim yılında görüşmek üzere.

Sevgimle

1A

1A_Tekrar

 

Köprüden önceki son çıkış!

Eğer yeterince başarılı olmazsam, yeterince çalışmazsam, güçlü olmazsam, sevilmeyeceğim, sevdiklerimi koruyamayacağım korkusunu içime yerleştiren çocukluğumun o hangi anıysa, o anı tedavi edebilmek mümkün olsaydı belki de şimdi böyle bir veda yazısı yazmıyordum…

Neyse ki insan kendini sınırlayan inançlarını tanıyınca, yanlış varsayımlarını analiz edip, düzeltince en azından korkularıyla yüzleşmeye cesaret edebiliyor.

Hermann Hess der ki “Her insanın çıktığı sadece bir tane gerçek yolculuk vardı: Kişinin kendi benliğine giden yolu bulma yolculuğu…” Ben de kendi kaderimi bulmak için aranızdan ayrılıyorum. Yaklaşık 18 yıl içimdekilerden korkarak çoğunluğun ideallerini kabul ettim, artık konfor(!) alanımdan çıkma zamanı.

İçimden gelen ince ama bilge sesi dinlemeyi becerdiğimde, kalbimin derinlerinde bir yerde sorularımın cevaplarının gizli olduğunu keşfettim. Bir defa o sesi takip edip içinden geldiği gibi davrandığında; zaten eskiye dönüş olmuyor. Kendine yakınlaştıkça, artık neyi isteyip neyi istemediğine dair net kararlar verdikçe pişmanlık duygusu da uzaklaşıyor.

Kalbime daha fazla ihanet etmemek, hafif bir kalp olabilmek istiyorum. Ayrılık kararımla sizi şaşırtmıyorum biliyorum. Üzerinde durduğum zeminin ayağımın altından çekildiğini bir çoğunuz zaten biliyordu bazılarınız da hissediyordu. Saklamıyordum da. Ömürlerimizin kısa ve saatlerimizin sınırlı olduğu gerçeğiyle derinden bağlantı kurduğumda daha anlamlı, pişmanlık duymayacağım şekilde yaşamaya başladım. Artık yüreğimi tutkuyla bağlı olduğum şeylere daha fazla açmak, sadece benim için değerli olan şeylere odaklanmak istiyorum. Hayat çok kırılgan bir armağan ve ertelenmeden yaşanmalı! Biliyorum ki sevdiğim şeylerle ne kadar çok meşgulsem, ne kadar çok içime yönelebiliyorsam, ihtiyaç duyduğum şeyler ne kadar azsa kendimi gerçekten huzurlu ve mutlu hissediyorum.

Artık toparlasam iyi olur:) Sonunda ben de hayalleriyle yolları ayrılmayan insanlardan biri olabilmek niyetiyle yolumu değiştiriyorum. Kurumsal hayata veda ederken bana kalan sevgili dostlarım ve bu yolda öğrendiklerim. Sevginiz ve dostluğunuz için minnettarım. Aramızdaki bağ ömürlük. Yüreğimde çok güzel anılar biriktirdim. Modası geçti belki ama bu yazıyı yazmadan az önce cama gidip hohlayıp her birinizin ismini buğuya yazdım. Zaten tüm mesele iyi şeyleri hatırlamakta, iyi hatırlanmakta.

Hepimizin yolu açık olsun.

Sevgimle.

thumb_IMG_2722_2014