Eve çadır mı kursam?

Alarm çalmadan yine gözlerimi açtım. Saat altı olmamış! Yataktan kalkmadan içimdeki ses “Bugün Dolunay!” diye fısıldadı. Yataktan kalktım, Rüzgar’ın üstünü örttüm, sonra her zaman yaptığım gibi pencerenin önüne yürüdüm. Çömeldim, ellerimle dizlerime sarılıp küçüldüm. Doğanın nefesine insan nefesinin çok karışmadığı bu zamanlarda ben de kendimle buluşuyorum. Yağmur yağıyordu. Evrenin güçleri içimdeki alevi fark etmiş de bir yardım dalgası göndermiş gibiydi. Sanki su damlaları kalbimin üstüne damlıyor, içimi ferahlatıyordu! Kızım olsaydı adı Yağmur olacaktı diye içimden geçirdim. Su damlalarını izlerken akşam dinlediğim şarkının sözlerini mırıldanmaya başladım. “Her şey seninle güzel, yolda yürümek bile! Olmayacak düşlerin, peşinde koşmak bile! Her şey seninle güzel, bu toprak bu taş bile! İçimdeki bu korku, gözümdeki yaş bile! Beklenmedik bir anda, ayrılık gelip çatsa, seninle paylaştığım tek bir gün yeter bana!” Gözlerimdeki yaşları silip, kahvaltı hazırlamaya koyuldum.

#28günyoga’da 11. gün ve yogasız bir gün. Yazımın başında belirttiğim gibi bugün Dolunay! Biz Dolunay ve Yeniay’da yoga yapmıyoruz. Peki neden?  Çünkü yeryüzündeki suların Dolunay zamanı Ay’ın kütle çekimine yenik düşerek gelgitler oluşturması gibi yaklaşık yüzde 65-70’i sudan oluşan bedenimizin enerjisi daha çok kafamıza doğru yükseliyor. Bizim de içimizde gelgitler oluşmaya başlıyor, bu da insanı dengesizleştirebiliyor, ruh halini etkiliyor, daha hassas ve kırılgan olabiliyoruz. Kafalar başka yerde olduğu için vücudu sakatlanmaya açık olduğumuz bu günlerde yoga yapmıyor, kendimize dikkat ediyoruz.

Dünkü yazımda nefse karşı verdiğim mücadelede attığım adımdan bahsetmiştim. Anlık haz maymununun istediğini yapmayışımın bugün üçüncü günü! Gece yazımı okuyan yoldaşlarım “yanındayız mesajları” yazmışlar. Burçe, “Kocaman bir savaşçısın! Nietzche’in çok güzel bir sözünü bana hatırlatmış. “Yüksel ve neyin üstesinden geldiğine bak!” diye yazmış. Ayça “Acaba içindeki maymuncukların hepsini aynı anda susturmaya çalışmasan mı? Adım adım, birini iyice susturduktan sonra mı sıra ötekine gelse!” demiş. Rahatsızlığım sonrasında kendime yüklenmemi istememiş, bana kıyamamış! Ayça’nın sözlerini çok düşündüm aslında. Hem sadece bu kez değil her bırakmayı denediğimde! Hep acı/kaygıyı erteleyecek bahaneler buldum, bulduğum bahanelere de inandım! Önceleri ritüellerimi sıralayıp, en az kaygı duyduğumdan başlayıp, adım adım ilerlemeye çalıştım. Birinci, ikinci derken üçüncüye gelemeden, başa dönüyordum. Hem de her denemem de!Çünkü insan en çok kendini kandırıyor! Sonraları anladım ki insanın en büyük dostu da düşmanı da yine kendisi! 🙂 Takıntılı zihinler çok farklı çalışır. Her türlü detayı düşünürler, en ince ayrıntısına kadar. Beş duyuları inanılmaz gelişmiştir. İnanılmaz iz sürerler. Mesela dün mata uzanmış size bir önceki yazımı gönderirken yine beni bu durumdan biraz olsun kurtaracak bir fikir bulmuştum bile! “Eve çadır mı kursam? dedim kendi kendime. 🙂  Az önce de internetten karavanlara bakıyordum. Yani bizde fikirler ve çareler tükenmez. 🙂

Bir zamanlar bu konuda destek aldığım bir psikoloğu ikna etmeye çalışırken kendime şaşıp kalmıştım. Tamam sırtımda taşıdığım ritüellerden vazgeçeceksem pekala bir oda tutup arada sırada oraya gidip zaman geçirebilirdim. Ortak yaşadığımız ev dışında kendime ait ufacık bir alanım olsa başaracaktım! Kimse beni anlamıyordu! Psikolog “Bence o evden bir süre sonra ortak paylaştığınız eve gelmek istemezsin” demişti. Ben de “Nerden biliyorsunuz? Ben sevdiklerimi özlerim, sadece bir gün” diye ikna etmeye çalışıyordum. Daha neler neler… Her yolu deniyordum! Bir çocuktan farkım yoktu! Hala da yok. Yeter ki içimdeki kaygı ve korkunun üstünü örteyim, bir güzel bu konuyu erteleyim. Anlık haz maymununun istediği olsun. 🙂

Yoga’da hareketler var olan yapının (fiziksel, enerjisel ve zihinsel) kırılması ve yeniden yapılandırması için tasarlanmış. Defne hocamın da söylediği gibi bu süreci içimizden geldiği gibi yaşarsak, hikayemizi yeniden yazmak yerine kendi hikayelerimiz içinde döner dururuz. Robert Svaboda “Bugün pek azımız kalbimizin sesini duyma yeteneğine sahip! İçimiz diye duyduğumuz şey aslında zihnimiz. Ve zihin daima kendini iyi hissetmeye, zevke doğru yönlendirir.” demiş. Dolayısıyla içimize bırakırsak yogayı ya da benim şu anda bırakmayı istediğim alışkanlığımı, zihin iyi hissetmeye zevke doğru yönelip bizi başladığımız noktaya geri döndürecektir. Daha önce defalarca yaşadığım tecrübelerimden ne kadar doğru olduğunu biliyorum.

Sıkıntı ve acının içinde kalıp benim için normalleşmesini, geçmesini beklemeye niyet ediyorum. Bu kez acıya karşı koymaya son verip aynı bulutlar gibi gitmelerini bekleyeceğim. Bu süreçte de yanımda olduğunuzu bilmek bana güç veriyor. 

Akşam siz de Dolunay’ın güzelliğine doyasıya bakıp tadını çıkarmayı unutmayın!

dolunay

Sil Baştan …

Bütün gece huzursuz, uykuyla uyanıklık arasında gidip geldim… İçimden “Olmayacak! Nasıl bu acıya, kaygıya dayanacağım!” deyip durdum. Saat 6’da alarm çalmadan ben yataktan kalkmış, ısınmalara geçmiştim bile. Virastana’ya geldiğimde yorulmuştum. Zihnim tüm gece yorgun düşmüştü, şimdi bedenim de kendini bırakıyordu. Üç nefes alarak devam ettim. Samakonasana’ya geldiğimde yine bacaklarım açılmak istiyordu ama zihnim henüz serbest bırakmıyordu. Hanumanasana’yı yine duvardan destek alarak çalıştım. Prelüd’ün sonunda gecenin huzursuzluğu gitmiş, kendimi bırakmıştım. Asanaların sonunda mata uzandım. İçimdeki anlık haz maymunu benimle konuşmaya başlamıştı bile…

Hiç beyninizin sağlıksız çalıştığını düşündüğünüz bir kısmının alınmasını istediniz mi? Ya da “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmindeki gibi hafızanızdan alışkanlığınızla ilgili tüm anıların silinmesini? Kendine gerçeği söyle Aylin! Sen bir korkaksın! Sen bir erteleyicisin!

Hem de usta bir erteleyicisin! Onca yıl, “Şimdi Rüzgar küçük biraz büyüsün sonra, hele bir okulum bitsin sonra, yeni evimize taşınalım bırakıcam” sarmalına girmişim. “Bu kaygıyla nasıl baş edeceğim, çok da acı çekeceğim, şimdi değil, üzgünüm!” deyip içimdeki anlık haz maymunun istediğini yapmışım. Sanırım az önce içimi çektim. Aynen bahaneler ürettiğim anlardan sonra içimi çektiğim gibi. Nedir bu kaygı, korku meselem?  

Hayat takvimime uzunca ve dikkatli baktığımda tam 16 yıldır ertelediğim alışkanlıklarımı görüyorum. Biliyorum hepimiz biraz erteleyiciyiz.  Bunca yıl çok defa bırakmayı, azaltmayı denedim, destek aldım. Bir ileri bir geri adımlar atıp durdum ama sonuçlandıramadım, hep pes ettim. 

Dün karanlıktan aydınlığa giden yolda bir adım attım. Bugün ikinci günüm. #28günyoga’da onuncu gün. Anlık haz maymununun istediğini yapmayışımın ise ikinci günü. Nefse karşı verdiğim mücadeleler çoğaldı.  Bunu yazarken de acı çekiyorum. Yine içimi çektim! Derin bir nefes aldım. Defne hocamın dediği gibi “Zihnin tüm hikayelerine özellikle bizi şefkatli bir dost gibi dinlenmeye, kafayı takmamaya, rahat olmaya, boş vermeye davet eden o iç sesi kısa bir süre kısma” zamanı. 

Biliyorum her acının, kaygının sonunda “yeni bir şey” doğar. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmindeki gibi hafızamdan kaygı ve korku meselemle ilgili anılarımın silinmesini artık istemiyorum. Çünkü o anıların içinde ben varım, sevdiklerimle, iyisiyle kötüsüyle geçen bir ömür var, hikayelerim var…

Umarım bu sefer hasat zamanı gelir! Şu an matıma uzanmış, bugün işte yazdığım yazıyı son bir kez okuyup sizinle paylaşıyorum.

İyi uykular, tatlı rüyalar.

Yarın sabah Samapada’da buluşmak, kavuşmak niyetiyle…

eternalsunshine

Yeryüzünde her canlı bir gün evine geri döner…

Sizinle beraber her sabah, günlük yaşamın ilk sesleri işitilmeden kalkıp niyet ederek yogamı yapıyorum.

Sevgili ve saygıdeğer 28 gün yoga yoldaşları! İlk yoga yazımı size ithaf etmeme izin veriniz lütfen:) Sizden aldığım ilhamla kelimeler kanatlanmaya başladı. Her birimiz evrende eşsiz ve benzersiz olsak da duygular, hisler ne kadar benzer ne kadar ortak! İşte ben de elimden geldikçe aranıza katılmaya, hislerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Defne hocamın dediği gibi “Her gün yazmak şart değil, yoga yapmaya niyet etmek yeterli.”

Bu sabah 5’te saat çaldı. Üstümü giyinip, dişimi fırçalayıp Gayrettepe Atölye Yeşil’e doğru – Şirince sonrası ilk yoga dersimiz için- yola koyuldum.

Özlemişim sınıfımı, canım Sangha’yı. Yoga yoldaşlarıyla etkileşim halinde olmak, kendi nefesini hissederken daha büyük bir dalga nefesi hemen yanında hissetmek harika bir şey! Bugün Pınar’a, Şirince’de yeni öğrendiğimiz hareketlerle ilgili bolca soru sorduk. Hanumanasana ve Samakonasana hareketlerine yoğunlaştık. Ders nasıl geçtiğini anlamadan bitmişti bile.

Çıkışta tek başınalığın tadını çıkardığım, son zamanlarda yaşadığım yoğun duyguları sindirdiğim Cafe Gravite’ye kahvaltıya gittik. Oya, kahvaltı sonrasında doktora gitti, biz de Ayça’yla beraber kendi kabuğumuza çekilip yazmaya koyulduk. Ayça’nın da doğası benim gibi içe dönük, dış dünyadan çok kendi içinde olup bitenle ilgili. Fonda çok güzel bir müzik eşlik ederken, çayımı yudumlayıp düşünce dünyamın kapısından içeri dalıyorum.

“Bu hayat mı yaşamak istediğin? Hayatında olmasını istediğin şeyleri daha ne kadar erteleyeceksin?”

Bundan bir yıl önce Pınar’a bir mail atmışım. Dün mail temizliği yaparken rastladım yine. Pınar’a “Hazır olduğumda yolumu değiştirmek istiyorum.” diye yazmışım, o da bana “Hiçbir zaman tam manasıyla hazır olmuyorsun. Yolunu değiştirmek için biraz gözü kapalı dalmak gerekiyor, diğer bir açıdan baktığında da gerçekten hazır olmak gerekiyor” diye yazmış. Kendi doğama uygun, evrenin gücüne, içimdeki güce güvenerek yaşamak istediğimi niyet etmiştim. “İhtiyacım olan her neyse almak için hazırım” demiştim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, evrenin bu niyeti hayata geçirmem için beni hazırlamaya çalıştığını görebiliyorum. Her şey o kadar güzel planlanmış ki! Benim gördüklerimi görseniz, siz bile inanamazsınız! Pınar’cım artık yaşamak istediğim hayatı senin deyiminle “derin sulara güvenle dalış yapmak” için hazırım. Pek az kişi vardır, gezegene benzerler, belli bir yörüngede ilerler, ne istediklerini bilir, kendi doğalarına uygun izleyecekleri yolu gönüllerinde bilirler. O yolu hayatları boyunca takip ederler. Ben o gezegen insanlardan değildim. Kendi içimdeki sesi işitmeme rağmen yolumu şaşırmıştım, dünya dertleriyle uğraşmaktan içimdeki sesi duyamaz olmuştum. Omuzlarıma taşıyamayacağım kadar yük almıştım. Gerçek olmayan kaygılar üretmiş, bu kaygıların gerçek olduğuna inanmıştım. İşte yoga yaparak bedenimin en derinlerindeki hayatı hissetmeyi öğrendim, öğreniyorum. Suyun derinlerine daldım, kayanın arkasında saklanan rengarenk bir balık gördüm. Kayanın arkasına saklanmıştı ve bana bakıyordu. Esas “beni” görmüş gibiydim. Nefesimi tuttum öylece bakıştık. Suyun yüzüne çıktığımda güneş gibi yeniden doğmuştum.

ocean-woman-by-alisapaints

 

Kumların arasından bir düş parıldar

“Ben yurda gidiyorum!” Mutfaktan ses gelmeyince kapıyı kapatıp -sanırım çarpıp- çıktım. Taş’ın meraklı, muzır bakışlarıyla karşılaştım. “Nerede terlik oğlum? Nereye sakladın yine?”

Palm Beach’in pırıl pırıl parlayan altın kumsalında kumları kazıp terlik arama oyunumuz benim terlikten vazgeçmemle bitti. “Bak anlaşalım, bir dahaki sefere sakladığın yeri unutmak yok! Uzanıp biraz dinlenelim. Hem vakit geçsin biraz, baba da biraz merak eder, yurdu arar, “yok” dediklerinde telaşlanır. O da beni kızdırmasaydı işte… Patilerini kuma saklayalım mı?” Kumu ellerimle kazmaya başladım, kazdım, kazdım. Kum ıslanıp, serinlemeye başladığında Taş çukurun içine bir güzel yerleşti.

Uzandığım yerden tel örgülerin ardındaki Varosha’ya bakıyorum. Kaderine terk edilmiş bölgede, doğanın hiçbir şeye aldırmayışı, kendini yoktan var etmesi yine beni büyülüyor. Az sonra hayalet şehrin bana hayatımın en unutulmaz hayalini bir film gibi izleteceğinden habersizim. İlk kez kendimi anne olarak görüyorum, bir erkek, bir kız çocuğum olmuş. Kumsalda Taş’la beraber oynuyorlar, ben de yüzüme yayılan kocaman bir gülümsemeyle onları izliyorum. İkisi de babasına benziyor, bir tek saçları benimki gibi altın sarısı ve kıvırcık. Hayalim o kadar gerçek ki! İçimde duyduğum huzur yüreğime yayılıyor, bedenimin her yerini kaplıyor. Hayalet şehir bana bir sürpriz yapmış, gelecekten hayatımın eşsiz bir anını bana göstermişti sanki. Onların yanına gittim, kumla oynadık, saçlarına dokundum, öptüm, kokladım.

Şükran duygusuyla dolup taşmıştım. Hayatımın sonuna kadar burada yaşamalıyım diye içimden geçirirken, ellerimde bir ıslaklık hissettim. Taş sıkılmış, beni yalamaya başlamıştı. Öptüm onu, düşümü anlattım. O da sanki benimle aynı hayali görmüş gibi gözlerime anlamlı baktı.

“Hadi geç oldu, eve gidelim. Bakalım çocuklarımın babası ne yapıyor? Eve kadar yarışalım, biiir, iki, üç …”

Varosha’ya ve tel örgülere komşu tek odalı güzel evimizde, pencerenin arkasına saklanıp içeride neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Dışarıya kızartma kokuları geliyor. Çocuklarımın babası yemek yapıyor, neye sinirlendiğimi hatırlamıyorum ama şimdi tekrar kızıyorum. Beni aramak yerine yemek yapıyor, hiç umurunda değilim! diye sessizce söyleniyorum. Sonra özenle hazırlanmış iki kişilik masayı görüyorum, şarap kadehleri de çıkarılmış. Pencerenin arkasından onu izlerken beni yakalıyor, gülümsüyor, “İçeri gir, otur bakalım, yemek hazır.” “Akşam denize giriyoruz, Taş’a söz verdim” derken,  “Sen baba, ben anne oluyorum. Çocuklarımızın bana benzemesini çok istiyorsun ama kötü haber! Saçları hariç bana benzemiyorlar.“ diye içimden geçiriyorum.

Benim düşlem boyutunda anne olmak için yüreğimi açtığım ve arzu ettiğim gün o gündü. Çocuklarımın babasını da bulmuştum, hissediyordum. İçimdeki tohum tam yedi yıl sonra filizlenecek ve oğlumu kucağıma alacaktım. Oğlum dünya gözüyle gördüğüm en güzel şeydi! Evet, ikinci çocuğum olmadı. İlişkimizi sürdürebilseydik belki ikinci çocuğumuz da olacaktı… Şimdikinden daha mutlu bir hayatımız olur muydu? Yine “acaba” ile başlayan sorular çoğalıyor zihnimde… Belki de sadece kendimi keşfetmek ve hayatın anlamını tekrar hatırlamak için geçmem gereken yollardan yürümüştüm. Belki de vermiş olduğumuz her karar o zaman vermiş olabileceğimizin en iyisidir. Kim bilir?

Sanki başka bir boyutta bir Aylin var, hala o zamanda orada -hayalet şehirde- yaşıyor. Ben aynı anda tüm zamanlarda olabileceğimi hissediyorum. Ya sen?

boygirldog

Kuş

Ablam bir gece annemle babamın arasında uyurken bir konuşmaya tanıklık etmiş.

“Lütfen artık uçma Metin!“

“Ümit, yukarıda olmak öyle güzel ki!”

Ablam gözlerini kapatmış, babamı bir kuş olarak hayal edip, uykuya dalmış.

1941, Urfa. Babaannem, babam doğduktan sonra onu bir ermişe götürür.  Oğlunun geleceğini tahmin etmesini ister. Ermiş babamı yukarı kaldırır ve “Bu çocuk gökten yanan bir teneke parçasıyla düşüyor ve ölüyor.” der. Babaannem sarsılır, söylediklerine anlam veremez. Ta ki babamın askeri okulda “uçmayı” seçtiği güne kadar…Babaannem işte o zaman ermişin söylediği cümleyi hatırlar, kehanetin gerçekleşmesinden çok korkar. Oğlunun uçmasına şiddetle karşı çıkar. Tabii babam dinlemez, çoktan gökyüzünde uçmanın büyüsüne kapılmıştır bir kere…

1981, İstanbul. Kapımız çalınıyor. Annem kapıyı açtığında, kapıda babamın bahsettiği o çaresiz kalabalığı görünce bayılıyor. Babamın bir kuş olduğu ve hayatımızın değiştiği gün.

 

Maalesef babamla ilgili hatırladığım bir hikayem yok.  Gözlerimi kapatıp babamın beni kollarıyla tutup, yıldızlara attığı, benim kahkahalar attığım o anları hatırlayamıyorum. Sadece hayal edebiliyorum. Hayalimde martıların sesini hala duyabilirken, babamın sesini neden duyamıyorum? Bir film izler gibi annemin, ablamların anlattığı hikayelerde babamı izliyorum. İzlediğim filmin konusu, yaşamın her gününü sevdikleriyle, tutkuyla bağlı olduğu şeylerin zenginliği içinde sahip olduklarıyla mutlu olan bir adamın, bir ailenin hikayesi. Babam sonsuz zamanı varmış gibi yaşamadı, hayallerini askıya almadı. Karısına aşık, çocuklarına çok düşkündü. İki gömlek, bir çift ayakkabısı, ailesi, dostları, kızlarına anlattığı masalları, hünerli elleriyle yaptığı gemileri, defi, maketleri, oltası, tamburu, söylediği şarkıları, yaptığı şakaları, paylaştıklarıyla basit bir yaşam sürmüş. Babam benim içimdeki kara delik. Şimdi o deliğin içinden geçerken yaşamın kendisiyle ilgili ne çok şey öğreniyorum.

Hikayenin başındaki ablam 10 yaşındayken babası gibi kuş olmak istiyor. Babam Diyarbakır’da özel komutana çıkıp izin alıyor. 10 yaşındaki kızını nakliye uçağıyla uçurmak için. Yasak, kural demiyor. “Kızım çok istiyor, hayatı boyunca bu anı hiç unutmasın” diyor. Aynı filmlerde olduğu gibi pilot koltuğuna ablamı oturtuyor, kendisi yardımcı pilot koltuğuna geçiyor. Ablam babam ne derse yapıyor, uçak havalanıyor.  Şimdi ikisi de kuş gibi gökyüzünde süzülüyorlar. Uçaktan indiklerinde alayda bir bayram havası, fıstıklı çikolatalarla ablamı karşılayıp, kucaktan kucağa gezdiriyorlar.

Yaşamlarımız sonsuzluk tuvalinde küçük birer noktadan ibaret. Babam, korkunun diğer ucundaki özgürlüğü seçmişti. Kızları şimdi her gün doğumunu ve batımını izlerken babalarına selam gönderiyor.

Bu hikayeyi bana anlatan, babamın anılarını, sevdiği şeyleri her gün yaşatan biricik kızına yani ablama adıyorum.

birdandgirl

Rüzgarla Dans eden Kelebekler

Gözyaşlarımı içime akıttıktan sonra tekrar uçmaya çalışırken tanışmıştık. İkimiz de meme kanseriydik. İnce ince sızlıyordu yaralarımız, yorgun kanatlarımızı çırparak tekrar uçmaya çalışıyorduk.  Şimdi bile ne kadar parlak gözlerle bana “Merhaba!” dediğini hatırlıyorum. Hayat bildiği gibi gelmişti işte, bir “an”ın ömrümüz olduğunu hatırlatmıştı bize. Parlayan kelebeği, yarası yarama denk geldiği için mi, yoksa saklandığım yerden -içimden- beni çıkaracağını hissettiğim için mi sevmiştim?

Bulutların arkasından çıkan güneş gibiydi. Işıl ışıl parlıyordu. Kanatları gökyüzünün renklerini almıştı. Tam da ihtiyacım olduğu an, kanatlarıyla beni sarıp sarmaladı. Sıcacık gülümsemesiyle “Hadi, kanatlarını aç gönlümüzce uçalım!” demişti. Bıraktım kendimi, hiç bırakmadığım kadar. Gökyüzünde süzülürken gördüğümüz büyüleyici manzarayı seyrettik birlikte. Üstümüzden sarı gagalı, tüyleri bembeyaz martılar uçuyordu. Ağaçların arasından süzülüp, yaprakların, çiçeklerin kokusunu içimize çektik. Rüzgarla beraber dans ettik. Yağmurda ıslandık, güneşte içimizi ısıttık. Gördüğümüz her yaprağın, çiçeğin, ağacın, kelebeğin bir hikayesi vardı.  Bir kedinin tombul, ıslak, kahverengi burnuna konup, onunla tatlı tatlı sohbet ettik. Gözleri görmeyen bir köpeğin gözleri olup onunla yolculuğa çıktık. Güneşin doğuşunu, batışını izledik. Gökkuşağının içinden uçtuk. Yerküre ne kadar eşsiz ve güzeldi.  Mucize bu değildi de neydi? Birbirimize “Uçabilmek ne kadar müthiş bir şey değil mi? Bunca acıya rağmen yaşamak ne kadar güzel!” diyorduk. Belki de hayat bize  hakikati görebilmemiz için kestirme bir yol göstererek armağan vermişti. Artık eski biz değildik, bunu ikimiz de yüreğimizde hissediyorduk. Endişe ettiğimiz şeylerden arınmıştık, ruhumuz özgürdü. İçimizden geldiği gibi sonsuzlukta uçabilmek ve sevmek için nefes alıyorduk. Kendi kendimize sorduğumuz soruları birbirimize soruyorduk.

“Hikâyeler çatlakları iyileştirir ve parçaları birleştirirler” diye duymuştum. Ne kadar doğruymuş. İnsan yaralıyken sarıp sarmalanmaya ne kadar çok ihtiyaç duyarmış… Parlayan kelebeğin hikayesi benim ruhumu derinden etkiledi. Ama en çok da kendisi beni büyüledi. Kendi ruhumdaki çatlakları iyileştirdi.

Gökyüzü renkli kelebeğim, ne zaman benimle uçmak, yeni yerler keşfetmek, gizlenip saklanmak, hayal kurmak ya da başını omzuma koyup ağlamak istersen yanındayım. Bunu hiç unutma.

Adı Gibi Kadın Ümit Eden Ümit Veren

Şu an tam olmak istediğim yerdeyim. Gözlerinin mavi ve gri derinliğine bakıyorum, seni seyrediyorum. Bu his, sırtımı ağaca yaslayıp, gökyüzünü izlerken hissettiğim huzuru çağrıştırıyor bana. “Annem, gökyüzündeki en parlak yıldız gibi parlıyor” diye içimden geçirirken, sen sanki iç sesimi duymuş gibi gülümsüyorsun bana, yanakların pembeleşiyor, elmacık kemiklerin belirginleşiyor.

Hayata senin gözlerinle baktığım, senin yüreğinle hissetmeyi öğrendiğim için tanrıya şükrediyorum. Sonra ada vapurunda esen rüzgar beni anılarımda yolculuğa çıkarıyor.

Ankara Kolej’de giriş kattaki evimizin camından bakıyorum. Kendi kendime hikayeler uydurup, kendi uydurduğum hikayelere inanırmışım gibi yaptığımı hatırlıyorum. Sonra uydurduğum hikayelerin yorgunluğu mu üzerime çöküyor, yoksa babamın dönmeyişinin yarattığı hayal kırıklığı mı bilmiyorum ama her zaman yaptığım gibi senin yanına kıvrılıp, ayaklarımı bacaklarının arasına sokup nur yüzünü seyrederek uykuya dalıyorum. Hissettiğim duygunun adı “huzur”.

Bir yerlere gitmek için evden çıktık, kestirme yol olarak Kurtuluş Park’ının içinden geçiyoruz. Ben birden fenalaşıyorum. Önce ellerim ve ayaklarım uyuşuyor, sonra tüm vücudum. Düşüyorum yere, kımıldamadan yatıyorum. Parktan geçen herkes “Yazık çocuk sara hastası” diye konuşurken, sen “Yardım edin, yardım edin, taksi çağırın!” diye bağırıyorsun. Gözlerinde çaresizliği, korkuyu, endişeyi görüyorum. Benim de gözlerimden yaşlar boşalıyor.

Yine Kolej’deki evimizin mutfağındayız. Bana elma suyu yapmak için rendeden geçirdiğin elmanın suyunu tam olarak çıkarmak için tülbentten geçiriyorsun. Ben de sabırsızla beklediğim elma suyunu bir dikişte içiyorum. “Hadi anne anlat” diyorum.  Sen de anlatmaya başlıyorsun. Ana okuluna gidişini, babanı yatağa mahkum eden kazayı, anneanneme sürpriz yapmak için soba kurduğun günü, annen çalışırken senin erken yaşta büyümek zorunda kaldığın günleri anlatıyorsun. Sonra babamı, beraber film afişi hazırladığınız günleri, doğduğum günü… Gözlerinde mutluluk, hüzün, özlem, acı bir arada.

Gece acıkmışız, canımız içli köfte istiyor diye üşenmemiş bize yer sofrasında ziyafet hazırlamışsın. Hepimiz gülümsüyoruz. Sana ve ablamların gözlerine bakıyorum. Gözlerinizde neşe, çoşku, bağlılığı görüyorum. Yemek biter bitmez 5 kız battaniyeyi üstümüze çekip Ziyaretçiler’i izliyoruz.

Radyoterapi’den çıkıyorum, annem dışarıda beni bekliyor. “Sana bu korkuları yaşattığım için üzgünüm” diyorum. “Canın acıdı mı?” diye soruyorsun, “Acımadı anne sadece biraz yorgunum” diyorum. “Hadi gel çıkalım burdan gidip çay içelim” diyorsun. Gözlerinde gördüğüm şey sabır, ümit ve şükür hissi. Bu sürecin hediyelerinden biri de seninle acelesiz kahvaltı yapmak, dolaşmak, sohbet etmek ve yanında olmaktı.

Karanlığımızı aydınlatacak tohumları yüreğimize serpiştirmiştin anne. Şimdi ne zaman gökyüzüm kararsa, zaman makinesine “Hadi ışığı gösterecek hikayeye götür beni ” diyorum.

Tanrıya teşekkür ederim, beni koşulsuz seven bir anneye sahip olduğum için.

aylin_anne

Rüzgar ve Limoni

Tanıştırayim ben Limoni. “Sarı Cadı” da diyor ablamlar. Ağaçlara tırmanıp saklanan, dut yemekten karnına ağrı giren lüle şaçlı kız. Şaşırdın di mi? Anneni uyuttum az önce. Zaten bu sıralar hep yorgun. Gece saat bir, sana sürpriz bu yazıyı hazırlıyorum. Okuyunca gözlerinin içi parlayıp, belki bana sımsıkı sarılırsın diye.  Aslında beni tanıyorsun, sana bir çok yönden benzeyen o kız işte. Annenin içinde yaşayan, senin gibi çok soru soran, maceracı, çetesi olan, eğlenceli, heyecan seven kız. Bir de biraz hassas ve içe dönük. Yani salyangoz gibi düşünebilirsin beni.  Sana uyumadan maceralarını anlatan, “Ne olursa olsun hayallerinden vazgeçme” diyen benim. Bazen eve geç geldiğinde kapıyı sana açan da Limoni. Sanırım çok konuşan da benim. Hani rollercoaster’ın en tepesinde elle ele tutuşup, bağırdığımız zaman işte yanında ben oturuyordum. “Gözlerini kapadın mı?” diye sormuştum, hatırlıyorsun di mi? “Hadi yarışalım” diyen de benim. Denize dalıp seni ayaklarından aşağıya doğru  çeken de. “Macera parkurlarının en tehlikelisi hangisi?” diye soran da. Bazen uyku tutmadığında yanına sokulup sana sarılan, film izlerken, kitap okurken ağlayan Limoni aslında. Annenin içinden çıkıp seninle zaman geçirmek için sabırsızlanan da. Seni izliyorum sürekli. Öyle güzel basketbol oynuyorsun ki! Eline topu alınca dünya duruyor sanki. Ben de seni hayranlıkla izliyorum. Seninle gülüyor, seninle yarışıyor, seninle keyif alıyor, seninle güvende olduğumu hissediyorum. Sen benim en iyi arkadaşımsın, dostumsun. Sen okula gidince çok özlüyorum seni. Bazen gizli gizli çantana saklanıp ben de geliyorum. Hiç konuşamasam da yanında olmak yetiyor. Sen kendini keşfederken ben de kendimle ilgili unuttuğum şeyleri yeniden hatırlıyorum. Mesela senin en büyük tutkun basketbol, benim de dans. İkimiz de yerimizde duramıyoruz. İkimiz de elma suyunu bir dikişte içiyoruz. Yeni yerler görmeyi, maceraya atılmayı seviyoruz. İkimizin de en sevdiği ders “Beden Eğitimi” mesela. İkimiz de içimizi Aylin’e açıyoruz. O bizi anlıyor. İkimizde bazen yetişkinlerin bizi anlamadığını düşünüyoruz. Neyse ki Aylin diğer yetişkinlere pek benzemiyor.

Ben seni ilk Aylin’in karnındayken görmüştüm. Gerçi ellerinle yüzünü kapattığın için sadece tombul yanaklarını görebilmiştim. 🙂 Bir de kalp atışını duyduğumda benim de içimde havai fişekler patlamıştı. Şimdi düşününce yine patladı sanki. Dokuz ay geçmek bilmemişti.

Benim için 30 Mart’ı diğer günlerden farklı kılan sensin. O gün hayatımın en mutlu günü. Her sene bugün içim mutluluktan kıpır kıpır oluyor.

Sen doğmadan önceki gece gökyüzünde bir yıldız parlıyordu, göz kırpıyordu bize, annenle uzun uzun sessizlikte izlemiştik. O yıldız sendin ve derinliklerde bir sır saklıyordun.  O an ikimizin de yüreğine çok iyi geleceğini hissetmiştik. Meğer Aylin’in aradığı şey senmişsin! Yüreğiyle aradığı için bulmuştu seni. Aylin seni ilk kucağına aldığında sen de onun gözlerinin içine bakıp ağlamayı kesmiştin. Bir an boğazımda bir şişkinlik hissetmiştim. Anne kokusunu içine çeke çeke meme emerken Aylin senden başka hiçbir şey düşünmüyordu. Sadece ikiniz vardınız. Sanırım bir an kıskanır gibi olmuştum seni, Aylin’in Limoni’yi unutacağından endişelenmiştim.

Yine çok konuşmaya başladım. Aslında bütün bunlar seni ne kadar çok sevdiğimi anlatmak için. Senin gülümsemen bana yaşamımda bu zamana kadar sevdiğim her şeyi anımsatıyor. Seninle hayat muhteşem, çılgın, komik, sihirli, sanki en başından beri benimleymişsin ve ebediyen Limoni’yle olacakmışsın gibi.

RuzLimoni

 

 

Zımpara Kağıdı ve Biz

Şirketin merdivenlerinden iniyorum. Gözüm duvarın yaşanmışlıklarını silen boyacı abiye takılıyor, bir an duraksıyorum, kendimi İstanbul Çamlık yolundaki Kömürcüoğlu Apt. -2. kattaki 1+1 evimizin yatak odasının penceresinde buluyorum. Bu ev oğluma hamile kaldığım, onun doğduğu ev. Öyle tanıdık ki! Pencere yemyeşil bir bahçeye bakıyor, içeri giren temiz havanın kokusu geliyor burnuma. Elimde zımpara kağıdı, pencerenin çerçevesini zımparalıyorum. Buğulu camın ardından hayaller kuran küçük Aylin’le küçük Hakan’a bakıyorum. Sanki aradan onca zaman geçmemiş, hayatlarımız değişmemiş ve biz değişmemişiz.

Az zamana çok şey sığdırdığımız, hayatı plansız programsız yaşadığımız günlerdi o günler. Azıcık paramız, çok hayalimiz vardı. Gülerken gözlerimizden yaşların süzüldüğü, ağlarken karnımızın acıdığı, herşeyi uçlarda yaşadığımız günlerdi …Dağları, tepeleri el ele tutuşup tırmanmış, bazen de taklalar atarak kendimizi bırakmıştık boşluğa. Üç yılda dördüncü kez taşınıyorduk. Her taşınmada neden kaplumbağa olarak dünyaya gelmediğimi düşündüğümü, sonrasında da bizim yolumuz bu diyip taşındığımız evlere alıştığımı şimdi anımsıyorum.

Şimdiki ben gururlanıyor, sevgi ve hayranlıkla bakıyor Ayliş’le Hakkoş’a. Bugünkü ben kaplumbağa olduğunun farkında, bedenim benim sıcacık evim. O zamanki ben bilmiyordu bunu, arada isyan ediyordu. Bugün yoga sayesinde bedenimin sesini işitiyorum. O zaman var olanı kabul etmeye, herşeyin –o an için göremesem de– gizli bir nedeninin olduğuna dair inancım da yoktu sanırım. Hep değiştirmeye uğraşırdım. Şimdi ki Ayliş salona gidip Hakkoş’un elinden zımpara kağıdını alıyor, ela gözlerinin tam içine bakıp, sarılıyor. “Beni affet, seni olduğun gibi kabul edemedim.” diyor. Yüzünde herzamanki gülümsemesiyle “boşver, çok güzel günler yaşadık!” diyor.

İlişkimizden, sevgimizden yaşamla ilgili ne çok şey öğrendim. Şimdi denizin sularına bıraktım Ayliş’i, kontrol evrende. İçimdeki “kulaç at” diyince kulaç atıyor, sonra “bırak” diyince bırakıyor,sırt üstü yatıp gökyüzüne teslim oluyorum. Gökyüzü o kadar güzel ki! Aynı küçük Ayliş ve küçük Hakkoş’un hep içimizde olması gibi, hep orada.

stargazing-2

Neden Yazıyorum?

Şimdi içimdeki kapılar bir bir aralanırken yolculuğumu, hissettiklerimi ve kalbimden geçenleri yaz dedi içimdeki. 

Onlar benim içimdeydi, şimdi görünür olacaklar.

Kendi gerçeğime uyanış yolculuğumu, uyanış anlarımı kaydetmek niyetiyle yola çıkıyorum. Hissettiklerimi içimden geldiği gibi sözcüklere bırakacağım. Yoga yolculuğumu, anneliğimi, sevdiklerimi, varoluşa olan merakımı, beni etkileyen, dönüştüren şifa veren anılarımı, aşklarımı, hayallerimi,  sabahları günün doğuşunu izlerken usulca içimde büyüyen, bana ilham veren şeyleri, her akşam bana yaşama aşkını veren ümitlerimi, içimdeki kara deliği ve en önemlisi belki de “anın” bana kattığı her şeyi …

Bir şarkı duyarsın dans edesin gelir, tutamazsın, aynı öyle bir şey hissettiğim.

Yüreğimdeki o hissi takip ediyorum. İçimdeki müzik beni hangi hikayeye götürürse …

charlie-hardin-by-dan-dos-santos